22 Ocak 2008
HANİ, SUSUZ KÖY KALMAYACAKTI ?
Bundan 5 sene önce Ankara’da ziyaretine gittiğim köyden yeni gelmiş bir hemşehrimin anlattığı “köyde ufak bir yangın çıktığını ve tüm köylünün bunu duyar duymaz evlerindeki içme ve kullanma sularını testi ve bidonlarla ateşe dökmelerini” TESTİ KIRILMADAN başlıklı yazı ile Bültenimizde yazmış ve geç olmadan soruna bir çözüm bulunmasını istemiştim. Bu konuda Ankara’da görüştüğüm yetkililer bizzat Başbakanın susuz, elektriksiz ve yolsuz hiçbir köy kalmasın talimatını verdiğini; bunun içinde kendileri ellerinden geleni yapacaklarını belirttiler.
Yıllardan beri su sıkıntısı çeken Ormansırtı Köyü’nün sıkıntısının giderilmesi için yetkili makamlar ellerinden geleni yapmaya çalışmışlarsa da su kaynağının bir başka il ve kasaba sınırları içinde olması ve o il yetkililerinin de kendi yörelerini kollaması sonucu sorun çözülememiştir. Hele bir de buna Ormansırtı Köyünde içme suyu olarak kullanılacak olan bu suyun, diğer köylerde sulama suyu olarak kullanmak için suyun borusunun çeşitli yollarla sabote edilmesi köyler arasında bir çok olaylarda çıkartmıştır.
Neyse ki 2006 yılında Ormansırtı Köyünün su sıkıntısını gidermek ve diğer köylerle arasındaki anlaşmazlığı çözmek için suyun çıktığı kaynak köy olan Kekik Pınarı’ndan su ayırım noktasına kadar olan 12900 mt.lik bölümün ayrı bir boru ile getirilmesi ihale edilmişse de aşağı köylerin kışkırtması nedeniyle kaynak köy yollarının bozulacağı bahanesini ileri sürmüş ve patlakların yapılması halinde Ormansırtı Köyüne su akacağını belirterek, müteahhidin çalışmasına engel olmuştur. Konuyu Ankara’da siyasi makamlara ile duyurmamız ve onlarında Malatya Valisi ile görüşmesi üzerine bizzat Vali Yardımcısı ve Köydes Başkan Vekili Ali Kazgan başkanlığında Arapgir ve Kemaliye Kaymakamları ile birlikte 5 köy muhtarı ve ben Kekik Pınarı Köyünde bir araya gelerek konuyu tartıştık. Tartışma sonunda sorun masaya yatırıldı ve çözüm olarak da;
- Su hattındaki patlakların onarılması ,
- Su çatına ayarlı bir vana konulması (orifiks)
- Vana yerine beton ve demir kapılı bir korugan yapılarak anahtarının Arapgir ile Kemaliye Kaymakamlıklarında bulundurulması.Bir arıza durumunda her iki kaymakamlıktaki teknik elemanların huzurunda arızanın giderilmesi,(aşağı köylerce yapılması muhtemel kötü niyetli olayların önlenmesini teminen)
- Yukarıda belirtilen hususların Kemaliye Kaymakamlığınca yapılmasından sonra da su çatından Ormansırtı Köyüne su götürülmesi işinin Malatya Özel İdaresince yapılacağı orada bulunan taraflarca (ben dahil) bir protokol yapılarak 30.05.2007 tarihinde imzalanmıştır.
Malatya Özel İdaresi ve Köydes yetkilileri ise gerekli incelemeleri ve ellerinden geleni yapmışlarsa da nedendir bilinmez bu su bu güne kadar akıtılamamıştır. Yok vana patlamış,yok 150 mt.lik boru Polietilen boru ile değiştirilmiş, yok su son vanadan (tahliyeden) sonra tepeyi aşmamış, yok boru tıkanmış, yok kotlar hatalı hesaplanmış ve en tepe yeri 12 mt. daha aşağı indirilmemiş gibi bahanelerle bu güne gelinmiştir.
Bu gün Ankara’da125 km uzaklıktaki Kızılırmak suyu ile İstanbul’a 200 km uzaklıktaki Melen Çayı bu illere 2 mt çaplı borularla getiriliyor ama benim köyüme 1.5 parmak bir boru ile su getirilemiyor. Ormansırtı Köyü bir başka ülke toprağında değildir. O su da Kemaliye Köylerinin olduğu kadar Ormansırtı Köyününde hakkı vardır. Kaldı ki Başka ülkelerin de bizim hudutlarımız içerisinden çıkan Fırat ve Diçle nehirlerimiz için bırakılacak su konusunda uluslararasına taşınan bir talepleri vardır.
Ben şahsen su kaynağının başka bir mülki amirlik içinde olması nedeniyle problem oluyor bahanesini hiçbir şekilde kabul etmediğim gibi bu ifadeyi çok tehlikeli buluyorum.
Son aldığım duyumlara göre Malatya Valiliği bu kez işi sıkı tutmuş, gerekli incelemeleri başlatıp talimatlar vermiş ve yerel TV kanalları konuyu irdelemişler. Basınımızın bu konuya el atması yerinde bir olaydır. Zira olayları geniş kitlelerin duymasını sağlayan en etkili kurumlardır. Sanırım olay ve haber yalnız yerel basında değil ulusal basında da yer alacaktır. Ormansırtı ve benzeri Köylerin sorunları ancak bu türlü geniş kitlelere duyurularak çözülebilir. Bu konu da en büyük görev önce yerel görevlilere, sivil toplum örgütlerine ve mülki ve idari yetkililere düşmekte ve başarılı olunmadığı takdirde ise basına düşmektedir.
MİRAN ÇAYI ARAPGİR'İ İLGİLENDİRMİYOR MU?

Erzincan ile Malatya’yı; Kemaliye ile Arapgir’i ayıran Miran Çayı ile ilgili olarak Kemaliye’liler ayakta. Konu ise, Miran çayı yakınlarında bulunan bir maden ocağının çıkardığı madenleri çay suyu ile yıkayarak çayın kirletilmesi. Bu konuya ben önce Ormansırtı Köyü Muhtarımız Kemal Sönmez aracılığı ile öğrendim. Kendisi dahil 8 köy muhtarı ile birlikte Kemaliye Kaymakamlığına, çayın kirletilmemesi amacıyla gerekli önlemlerin alınmasını yazılı olarak istemişler. Arapgir Kaymakamlığı maden ocağının Kemaliye hudutları içinde olması nedeniyle bir şey yapamamış ancak Kemaliye Kaymakamlığı ise, “Hele bir çay kirlensin de o zaman gereğini yaparız” gibi bir devletin vermemesi gereken cevabı vermiştir. Bu konuda sivil toplum örgütlerine randevu vermeyen ve hiçbir işlem yapmayan kaymakam daha sonra yapılan şikayetler sonucunda Kemaliye’den alınmıştır.
Miran çayının bu yakası Malatya dolayısıyla da Arapgir’e aittir. Yani çay kirlenirse Malatya ve dolayısıyla Arapgir ve köyleri de etkilenecektir. Kaldı ki memurluk yaptığım dönemden kalan bir hususta memurların memuriyetleri sırasında saptadıkları yasal olmayan işlemleri ilgili makamlara bildirmek zorunda olduklarıdır. Burada da, Miran çayını kirleteceği gün gibi belli olan maden ocağının çayda maden yıkamasının Valilik aracılığı ile Çevre ve Orman Bakanlığına bildirilmesi için Arapgir Kaymakamlığı’nın Kemaliye Kaymakamlığı ile koordineli çalışması veya bizzat gerekli girişimde bulunması gereklidir.
Yine Arapgir Postası’nın 21 Eylül 2007 tarihli nüshasında Sayın Ayhan ÖZİNAL’ın “Su rahmet ve nimet değil mi?” başlığı altında Berenge Deresinin kanalizasyon gibi kullanılarak lağım ve tuvalet sularının buralara akıtılması ile
Sahip olduğumuz bu nimetleri elimizle yok ediyoruz. Bu konuda Arapgir Kaymakamlığı ile Belediye’sinin ne gibi bir önlem aldığını da merak ediyorum.
Nitekim bu konuda o tarihten bu yana da gerek Arapgir Postası ve gerekse Kaymakamlık ve Belediye’den en ufak bir açıklama göremedim. Kemaliye’de yayınlanan Dut Ağacı adlı yerel gazete Miran Çayındaki konuyu yaklaşık 2 aydır devamlı olarak gündemde tutmakta ve sivil Toplum Örgütlerine destek çıkmaktadır. Ben aynı konuyu Arapgir Postasından, Kaymakamlık ve Belediye ile Arapgir’li Sivil Toplum Örgütlerinden beklemekteyim.
Hele hele yıllardır büyük ölçüde içme suyu problemi yaşayan Ormansırtı Köyü sınırları içinde bulunan Miran Çayı’nın kenarındaki Çit Köyü’nün bahar aylarında Kanalizasyonunu çaya vermesi ve bu suyu ilerde içme suyu olarak kullanabilecek ve sebzelerini sulayacak köye dolayısıyla da doğaya yapılan en büyük katliamdır. Bu konuda da ilgili ve yetkili makamlara konuyu ihbar ediyorum.
27 Eylül 2007
LAİKLİK ÜZERİNE
Son günlerde bazı Müslümanlık taslayan kesimlerin sık sık sordukları bir soru altında yatan gizli tuzağın farkında mısınız bilemem ama ben şahsen bu sorunun sorulmasından çok rahatsız oluyorum. Sanki laik olan bir kişi Müslüman olmayıp dinsiz bir kişi havası verilmek isteniyor. Bu da bir çok konuda olduğu gibi, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan kişiler tarafından yalan yanlış kullanılarak durgun sular bulandırılıyor. Ne demek laiklik? Dinsizlik mi? Haşa dinsizlik demek değil, sadece din ve devlet işlerinin karıştırılmaması demek o kadar. Hatta laik olan kişi pek tabiidir ki dinli bir kişidir. Bu kişi Müslüman, Hıristiyan, Musevi, Budist hatta Ateist dahi olabilir. Önemli olan inanmış olduğu dinin gereklerini devlet işlerinde kullanmamasıdır. Devlet işlerinin çoğu zaten dinin şartlarına aykırı değildir. Ancak yine de çakışan bazı hükümlerin devlet kanunlarına uygun uygulanmasıdır. Mesela miras konusunda kadın ve erkeklerin eşit pay alması Medeni Kanunda belirtilmişse de, Kuran da kadınların erkeklere oranla yarı yarıya az oranda miras alacakları belirtilmiştir. Bu ve bunun gibi bir çok konularda devletin işleyiş ve devamı için çakışan konularda devletin kanunlarının uygulanması ve bu uygulamayı kendi inanışı ile bağdaştırmayan kişi laiktir.
Akademide okurken Ekonomi dersimize gelen rahmetli hocamız Lütfullah Tenker bir ders sırasında Laik’liğin bazı kişilerce istismar edilerek dinsizlik anlamına geldiğini sık sık söylediğinden bahisle bununda Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlüğünde teyid edildiğini belirtmiş ve devamla; “ancak, bu ifadenin o yıllarda Türkçe olan bazı kelimeler üzerindeki inceltme işaretinin kaldırılmasına bağlamıştır. Sonrada bize misaller vermeye başlamış idi. İlmi, siyasi, iktisadi, dini, gibi bir çok kavramlarda yer alan son harfteki i üzerindeki inceltme işaretinin kaldırılıp i ile yazılması laiklik tanımında dini olmayan (İnceltme işaretli) bir kelimeyi dini olmayan şekline dönüştürmektedir ki bu da kelime oyunlarını çok seven kişilerce, amaçları doğrultusunda kullanılmaktadır” demişti.
Bende uzun yıllar memurluk yaptım. Allaha şükür kendime göre de inancım tamdır. Görev yaptığım sürede de mevzuat ve kanun hükümlerine uymaya elimden geldiği ölçüde uydum. Yani bankada çalıştığım sürede kredilerden faiz aldım ve mevduatlara faiz verdim. Bunun gibi bir çok işlemleri yapmam belki dini ( son i inceltme işaretli) hükümlere uygun değil ama yasal ve mevzuat hükümlerine uygun. Şimdi ben bu durumda dinsiz miyim? Eğer dinsizsin diye düşünenler varsa onlarla bu konuda sonuna kadar, bu konuyu tartışmaya hazırım. Ne demek laik’sen dinsizsin demek. Benim inancım hakkında Allah’tan başka kimse beni yargılıyamaz. Ama burada maksat bir takım kişilerin, bir takım kişiler üzerinde din duygularından dolayı baskı kurarak onları yanlış yönlendirmek istemesidir. Bu tür soru soranlara verilecek en güzel cevap, Müslüman laikim, Hıristiyan laikim veya hangi dinde ise önce onu belirtip sonrada laikim demesidir. Yoksa ya Müslümansın ya da laiksin demelerine karşı da laikliğin dinsizlik olmadığını ve bu şekil tanımlanmasının da en çok dinimize zarar verdiğinin bilinmesi karşıdaki kişiye anlatılmalıdır.
ARAP ALFABESİ ÜZERİNE
2005 yılında kızımın yanına Seattle’ye gittim. Orada televizyon seyrederken gördüğüm bir belgesel dikkatimi çekti. Kızımdan bana konuşmaları tercüme etmesini istedim. O da bana tabiri caiz ise anında tercüme ederek konuşmaları aktardı. Filmde, bir araştırmacı, Seattle’nin batı kıyılarında denizden yaklaşık 10 km içerde ve herhalde 25 metre yükseklikteki bir toprakta bulduğu deniz canlıları fosillerini kameraya göstererek çok yıllar önceden gelen bir kızılderi efsanesindeki deniz sularının kabarmasından bahsederek bunun bir tusunami olması olasılığının araştırdığını belirtti. ABD (Waşington eyaleti) devlet kayıtlarında o zamana ait bir kayıt olmaması nedeniyle bir belge bulamadığını ancak, bu tusunaminin Pasifik okyanusunda olması nedeniyle karşı kıyıya da etkili olabileceğini sandığını ve karşı kıyıda da Japonya’nın olduğunu belirterek konunun oradan da araştırılması gerektiğini söyledi. Bunun içinde Japonya’daki bir üniversitenin öğretim görevlisi ile görüşerek konunun eldeki bulgularla incelenmesini istedi. Japon bilim adamı da devlet arşivlerine giderek 1600 lü yıllara ait bir belgede deniz kabarmasında bahsedildiğini bulup belgeyi Amerikalı meslektaşına gönderdi.
E peki ne var bunda derseniz, haklısınız haklısınız ama ben elimdeki babama ait, eski yazı ile yazılmış bir tapunun nereye ait olduğunu bilemiyor isem orada biraz düşünmem gerekiyor. Çok değil 80 yıl öncesinin belgesini ben anlayamıyorsam bir çok kişide anlayamaz diyorum.
Tabi bunun için benim arap alfabesini bilmem gerekiyor. Osmanlıca demiyorum. Zira Osmanlıca yıllardır konuştuğumuz dil. Ama yazı farklı. Dolayısıyla sözle anlaştığım kişi ile yazılı olarak anlaşamıyorum. Eh söz uçar belge kalır misali benim belgeyi de okumam için arap alfabesini bilmem gerekir sözümü konuştuğum aydın bir ilahiyat mezunu arkadaşım;”Yani dedi bunu ben söylesem yanlış anlaşılır ama sen söylüyorsan dedi üzerinde düşünmek gerekir.”
Kimse kendi tarihini inkar etmemeli. Değil 80 sene 300 sene önceki yazılı belgeleri de rahatlıkla okuyup anlamalı ve değerlendirmeli. Ermeni Soykırımı deniliyor. Oysa büyüklerimizden duyduğumuz kadarıyla asıl soykırımını Ermeniler yapmış. Bu o zamanki belgelerde de var. Ama bir çok kişi arap alfabesini bilmediği için bu belgeleri inceleyip bir araştırma yapamıyor. Yapanlar da bu konuda yetersiz kalıyor kanısındayım.
Şimdi düşünüyorum da dünyada herhalde bizden başka bir ülke yoktur ki 100 yıl öncesinin belgelerini okuyamasın. Sakın bu anlattıklarımla benim harf devrimine karşı olduğum sanılmasın. Atatürk’ün yaptığı tüm devrimlerin sonuna kadar arkasındayım. Dileğim, Almanca, İngilizce, Fransızca hatta İspanyolca dillerinin önemi kadar, Arapça demiyorum ama arap alfabesinin de kendi geçmişimizi tanımamız için çok önemli olduğunun bilinmesidir.
O zaman kendi ozanlarımızın, yazarlarımızın, tarihimizin, kültürümüzün ve belgelerimizin daha iyi anlaşılır olması mümkün olacaktır. Bunun içinde okullarda arap alfabesinin hiç olmazsa seçmeli ders olarak okutulmasında şahsen ben yarar görmekteyim. Bu görüşümde de bir takım dinci görüşlerin hiçbir etkisinin olmadığı da bilinmelidir.
1 yorum:
Mehmet Amca geride ne Miran Çayı kaldı nede gelecek kuşaklara aktarabileceğimiz ve Deliktaş kaldı. Miran çayı üzerine yapılan ve köyümüz sınırları içinde yapılan HES barajı nedeni ile 129 adet su kaynağı barajın altında kaldı, on binlerce ağaç kesildi, ve inşaat alanında oluşan tüm cüruf vadiye döküldü, baraj sahipleri büyük bir hırsızlık örneği sergileyerek çayın su hakkına bile tecavüz ediyor. Baraj yapımı esnasında 1200'lü yıllardan kalan tarihi eserler tahrip edildi. Daha yazacak çok şey var ama, bizler bir türlü bir araya gelemedik benim gibi 3-5 kişinin yazdığı şeyler ise zayıf bir direnç olarak görülüyor.
Baraj yapıldı ve 2.5 yıldır faaliyette yapacak bir şey yok, şu anda maddi olarak baraj sahiplerine ne kadar zarar verebiliriz o önemli, yerine getirilmeyen yükümlülükler var, buradan onları vurabileceğimizi umuyorum.
Bu konuda sizde yazılarınız ile destek verebilirseniz çok iyi olur.
Yorum Gönder