ÇEVRE KİRLİLİĞİ VE TEMİZLİĞİ
Çağımızın en büyük sorunlarından birisi de Çevre kirliliğidir. Özellikle bir çok gelişmiş ülkeler kendi çöp ve kimyasal atıklarını az gelişmiş ülkelere veya açık denizlere bırakmakta ve oraların kirlenmesine neden olmaktadır. Bir çok çevreci kuruluşlar ise bu olaylara karşı çıkmakta ve kamu oyunu bilinçleştirmeye çalışmaktadırlar. Nitekim bu çalışmalarında bir parça da olsa başarılı olmuşlar ve zehirli atık atılan ülkeleri ikna ederek o zehirli atıkların geri gönderilmesini sağlamışlardır. Ancak geri götürülen o zehirli atıklar henüz çevreciliğin farkına varamıyan bir başka ülkeye atılacaktır.
Hal böyle iken bizler bile çevre temizliğimizin önemini tam olarak kavrayabilmiş değiliz.
Büyük fabrikaların bir çoğunda hala arıtma tesislerinin kurulmaması, atıkların çevre akarsu ve göllere verilmesi sonucu ,orada yaşayan balıkların ölmesine, topraga gömülmesi ise bitki örtü ve yer altı sularının yok olmasına neden olmaktadır.
Yukarıda belirttiklerimizin haricinde mevcut göllerin hangi akla hizmetle olduğu bilinmez kurutularak tarım arazisi kazanılması da çevre katliamının bir başka yüzüdür.
Kurutulan göller iklim ve yer altı sular dahil olmak üzere bulundukları yöreyi çöle çevirmekte ve yaşamı olumsuz yönde etkilemektedir.
Geçenlerde okuduğum bir haberde, yer altı sularının daha 25 yıl öncesine kadar 30-35 metreden çıktığı ancak günümüzde bu derinliğin 200 metrenin üzerinde olduğu belirtilmektedir.
Bizler ise ne yapıyoruz. Her işi belediyeden bekliyor ve hızla çevremizi kirletiyoruz. Öyle ki Ankara veya Arapgir ve de Ormansırtı Köyüm dahil tüm etrafımız pet şişe, naylon poşet , atık kağıt ve de cam şişe ile dolu. Bu yıl gittiğim Ormansırtı Köyü bile sanki naylon poşet ve pet şişelerle çevrilmiş ,köy içi ve çevresi tamamen bunlarla dolmuştur.
Bunların toplanarak yakınlarda bulunan bir çukura doldurulup üzerinin toprakla kapatılması dahi yeterli olamamakta ve buralardan uçuşan poşetler bu kez o dağları kirletmektedir.
Kanımca bu tür çöplerin en uygun bir şekilde imhası, yakmak suretiyledir. Türkün aklı gözündedir misali Ankara’da bulunan 2 arkadaşımla birlikte çöplerini bu tür yöntemle yakan bir yakın kooperatife gittik. Ankara yakınlarında 60 adet hafta sonu evinden oluşan bu site; taştan yapılan çöp fırınında çöpleri yaktıklarını ve 10 yakıştan sonra küllerin ancak bir varili dahi doldurmadığını,yakınlardaki bir çukura dökülen bu küllerinde, çevreyi kirletmediğini bizzat gözlemledik. İnşallah bu gözlemlediğimiz çöp imha fırınını en kısa zamanda Ormansırtı Köyümüze yapmak istiyoruz.
Bir başka dileğimizde, bu yazımızın ulaştığı herkesin ve yetkilinin bunu çevrelerinde uygulamaya koyması ve desteklemesidir. Tabi bizlerinde buna uyarak, çöplerimizi çöp imha fırınına götürmesi, mümkünse bu işlemi evimizin sobası dahil olmak üzere her zaman ve her yerde yapması, cam şişeleri kırmadan bir yerde toplayarak geri dönüşümünü sağlamaktır. Bunun için de belediyelerin veya müteşebbislerin “geri dönüşüm fabrikaları kurmaları veya teşvik edilmeleridir. Hatta köylerden, kazalardan toplanan camlar, plastik atıklar ve kağıtlar başka yerlerde bulunan geri dönüşüm fabrikalarına dahi satılıp, hem çöpün imhası hem de para kazanılması suretiyle iki yönlü kazanç sağlanabilinir.
Mehmet GEDİKÖZER
KADINLAR GÜNÜNDEKİ DUYGULARIM
Kurtuluş Savaşımızdaki; Şehitlerimiz, Gazilerimiz, Analarımız, Bacılarımız; Allah sizlere rahmet eylesin. Binbir fedakarlıklarla bizlere bu cennet vatanı bıraktınız.
Yedi cephede savaşmak için evini, ocağını, işini, anne ve babasını, karısını, kundaktaki çocuğunu,yavuklusunu bırakıp vatanını kurtarmak için cepheye giden
Yiğitlerimiz, bizler size minnettarız.
Analarımız, sizler oğullarınızı, kocalarınızı babalarınızı,kardeşlerinizi, yavuklunuzu cepheye gönderdiniz. Tüm ailenizin yükünü yokluk içinde üstlendiniz. Ne yediniz ? Ne içtiniz ? Köylerdeki kadınlarımız kucaklarındaki küçük çocuklarla, bir dönümü bile bulmayan topraklara ektiğiniz ekinlerden ve meyve ağaçlarının meyvelerinden ( o da yazın) başka bir şey yiyemediniz. Biliyorum sizler, kendiniz için değil kucağınızdaki yavrularınız için üzüldünüz.
Çoğunuz savaş sonunda şehit karısı olarak dul kaldınız. Bir daha da evlenmediniz. Köy gibi yerde, elde yok, üstte yok, başta yok, aç sefil gezdiniz. Bir gelirinizde yok iken, yemediniz, çocuklarınıza yedirdiniz. Giymediniz, çocuklarınıza giydirdiniz. Onları o yokluk içinde bu vatan için yetiştirdiniz.
Bizim savaşımız yalnız cephede değil cephe gerisinde de yaşandı. Cephede elbise ve günde bir öğünde olsa yemek verildi. Oysa cephe gerisinde, o da, bir çok zamanlar yok idi .Çoğu zaman yazları ot ile yemek pişirildi. Kışları ise tencere içindeki su da taş pişirilip çocuklar avutuldu.
Kolay değildi o günler kolay değildi,
Ne düşman karşısında, ne de açlıktan boynumuz eğildi,
Dimdikti o başlar dimdik,
İşte o günlerden, bu günlere geldik.
Tüm bu nedenden dolayı ben derim ki; cephedeki yiğitlerimiz kadar gerideki analarımız ve bacılarımız da şehit ve gazidirler.
Allah, Onlardan razı olsun.
Kadınlar günü kutlu olsun.
Mehmet GEDİKÖZER
01 AĞUSTOS 2007
ATIK SU ARITMA TESİSLERİNİN ÖNEMİ
Nasıl ki Eskişehir yolunu tam 4 sefer yapıp bozdu. Sonrada metro getiriyorum diyerek tekrar seçildi. Seçildiğinin ertesinde ise metro tünellerinin yapılmasına karşılık ray ve elektrifikasyon işlemlerini için para olmadığını belirterek, Bakanlar Kurulundan para isteyerek, para verirlerse bitiririz demesi plansız ve programsız iş yapıldığının en belirgin bir göstergesidir.
Şimdi de kalkmış asıl görevi Ankara’nın su ve kanalizasyon işi olan ancak bu iş yerine yol, köprü, bina v.s işleri danışıklı olarak alıp yandaş firmalara ihalesiz peşkeş çeken ASKİ firması ile Kızılırmak’tan Ankara’ya su getirecekmiş. Köylüler bu girişimi engellemek için dava açmışlar ve güya bu çalışmaları durdurmuşlar. Şimdi bu davanın sonuçlanması bekleniyormuş. Hani bir ata sözü vardır. Dereye su gelene kadar kurbağanın gözü çıkarmış. Kaldı ki Kızılırmak üzerinde bulunan bir çok fabrikanın kimyasal atıklarını da taşıdığı için bunların arıtılması pek sağlıklı olamıyacak. Bizzat belediye yetkilileri bile Demetevler’deki arıtma tesislerinin bu suyu arıtacak yeterlikte olmadığını belirtmişlerdir.
Ankara’nın kanalizasyonu ise, maalesef ayrı bir kanal yerine ; İncesu, Hatip Çayı ve Ankara Çayına katılarak ta Sakarya nehrine dökülmektedir. Sakarya Nehrinide kirleten bu durumdan Allahtan ki Esenkent’e yapılan atık su arıtma tesisleri ile kurtulunmuştur.
Şimdi Ankara’da su sıkıntısı nedeniyle içme suyunun 2 günlük aralıklarla verilmesi, sulama sularının yasaklanarak yalnızca belediyenin Ankara’da abartısız açtığı yüzlerce derin kuyulardan çekilen sularla ancak tankerle sulanacagının ilan edilmesi; Ankara’da bir çok kamu kurum ve evlerin bahçelerinin kurumasına neden olmuştur. Belediye kuyulardan çektiği sularla da yeşil alan ve parkları sulamaktadır.
Şimdi egri oturalım dogru konuşalım. Yer altından bu kadar çok su çekmek akıllıca bir şey midir. Bir deprem kuşağı üzerinde bulunan Ankara’nın altının boşaltılması halinde en ufak bir sarsıntıda büyük göçük ve hasar olmaması mümkün müdür? Bu konuda belediye’nin veya jeoloji mühendisleri ile deprem uzmanlarının görüşleri alınmış mıdır?
Yine bir husus daha, Oturduğum Konutkent 2 sitesinde arıtma tesisi var. Tüm atık sular arıtılarak yeşil sahaların sulanmasında kullanılıyor. Hemen her gün fıskiyeler çalışarak çimleri ve ağaçları sulamaktadırlar. Etraftaki sararmış ve kurumuş bitkilerin yanında Konutkent 2 gerçekten çöldeki bir vaha gibi görünüyor. Ayrıca bu arıtma tesisi ile sularımız şehir kanalizasyonuna arıtılmış olarak verildiği için kullanılan su bedelinin % 50 tutarındaki atık su bedeli de ödenmiyor. Şimdi basit bir hesap yapalım. Arıtma tesisi nedeniyle ne kadar su parası ödeyeceğiz. En basit bir hesapla % 50 tutarındaki atık su bedeli ödenmeyecek yani su faturası yarı yarıya ucuz olacak derseniz yanılırsınız. Zira bu sefer atık su ile sulanan yeşil alan, içme suyu ile sulanacağından bu bedelinde faturaya yansıması olmayacak ve su bedeli daha da az gelecektir. Bu benim evdeki hesabım. Çarşıda nasıl olur bilemem.
Şimdi gelelim işin daha büyük boyutuna; hani yukarıda bahsetmiştik ya; Esenkentteki arıtma tesisinden. Biz o suyu diğer temiz sularla birlikte neden göl ve denizlere akıtıyoruz? O arıtılmış suları tekrar, geldikleri şehrin büyük havuzlarına alıp, yeraltından su çekip altımızı oyacağımıza, havuzlardaki bu su, tankerler aracılığı veya özel borularla şehrin yeşil alanlarını sulayabilir. Bu durumda buraların şebeke suyu ile sulanmaması da, kullanılan temiz su miktarını arttıracaktır kanısındayım. Tabi bu önerim yalnız Ankara için değil tüm yerleşim yerleri ve siteler içinde söz konusudur.
Oldum olası denizlere dökülen nehir sularımıza acırım. Zira o nehrin suyundan yeterince yararlanmadığımız kanısındayım. Urfa tünelleri ile Harran ovasını sulayan devletimiz acaba aynı şekilde Konya ovasını, Haymana ovasını sulayamaz mı?
Kanımca sulayamaz. Zira değil bu sulamayı yapmak, mevcut nehir ve göllerin kurumasına, kirlenmesine mani olamamakta hatta göz yummaktadır. Çok değil bu konulardaki kanunları uygulasa yeter. Ama bu kanunları uygulamak yerine suçluların affı yoluna gitmektedirler. Ama, Ormanlarımız ve 2/B başlıklı yazımda da belirttiğim üzere; yalnız Türk askerine arkadan kurşun sıkmak veya yola mayın döşemek demek değil, varlıklarımıza sahip çıkmamak ve onları korumamak da vatan hainliğidir bence.
18 MART 2013
SEN HERKESİ KÖR, ALEMİ SERSEM Mİ SANIRSIN
Konuştuğum herkes ergenekon davasının tamamen siyasi bir dava olduğunu ve bu gün iktidarda bulunanların zamanında şu veya bu nedenlerle yandaşlarına karşı olan bu kişileri çeşitli bahanelerle, gizli ve yalancı tanıklarla tutuklattığını belirtiyor. Bende aynı kanaatteyim. Bu gün nasıl PKK elinde tutuklu olup serbest bırakılan Kaymakam adayı, polis ve askerler PKK elinde esir idiyseler aynı şekilde başta komutanlarımız olmak üzere tüm tutuklular bu iktidarın esiridirler. Kimse bağımsız yargı falan demesin. Bu gün Ergenekon Davası, Balyoz davası, İzmir’deki casusluk davası, Deniz Feneri davası tamamen siyasi davadır. Yargı , siyasetcilerin ve okyanus ötesindekilerin talimatları doğrultusunda karar vermekte ve uzun tutuklulukları ceza şekline dönüştürmektedir.
Nasıl ki Yozgat Boğazlayan Kaymakamını yargılayan Mahkeme bu gün adaletin, insanlığın ve türklüğün utanç kaynağı ise yarın da bu mahkemelerin kararları utanç kaynağı olacaktır.
Yazımızın başlığındaki Ziya Paşa’nın meşhur beyitini çoğu zaman kendisini çok akıllı ve karşısındakinin bir şey bilmediğini sananlara karşı kullanırım. Ziya Paşa bu beyitini boşuna söylememiş.
En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun
Sen herkesi kör âlemi sersem mi sanırsın
Tüm bu tertiplerin nedeni, geçmişle hesaplaşmak ve gelecekte yapılacak bir çok hareket karşısında karşı çıkmayı önlemektir.Bir iki örnek vermek gerekirse; zamanında okula türbanlı almayan İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaoğlu’uın bu gün sudan bahanelerle olmayan suçlamalarla ağırlaştırılmış müebbet istenmesinin nedeni nedir? Bilmiyoruz mu sanki! Yine emekli ve muvazzaf kara, hava ve deniz kuvvetlerimizin komutanlarının tutuklanıp, esir edilmesi, terfilerinin önlenerek yandaşların terfi ettirilmesi ve ordu düzeninin bozulması ile silahlı kuvvetlerimizin zayıflatılması sonucu yakında ABD tarafından bize ihale edilerek çıkartılacak olan Suriye, Irak ve İran savaşlarında zayıflatılmış ve bölünmüş Türkiye; Büyük Ortadoğu Projesini gerçekleştirildikten sonra bir kenara atılacak ve etkinliğini yitirecektir. Dikkat edilirse gerek Arap Baharı denilen tertiplerde ABD Irak’ta yaptığı gibi doğrudan müdahale etmeyip bu işi Avrupalı müttefiklerine ve yandaş arap ülkelerine ihale etmiş ve onları maşa olarak kullanmıştır.
Başbakan bu gün Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed’e esip gürlüyor. Onu katliam yapmakla, diktatör olmakla suçluyor. Devrilmesi için elinden gelen herşeyi yapıyor. Muhalif dediği isyancılara her türlü yardımı yaptığı gibi sınırlarımızı açıp oralara militan gitmesine dahi göz yumuyor. Muhaliflerin yaptığı vahşet ve katliamlardan hiç bahsedilmeyip Suriye meşru ordusunun yaptığı her hareket abartılarak katliam gibi bizlere haber olarak veriliyor.Irak’ta muhalif lider İstanbul’da ağırlanıp korunuyor, İran’a karşı füzesavar radarlar kurduk. Ne hikmetse İran’dan gelecek füzeler için Suriye sınırına Füzesavar bataryalar yerleştirdik. Ne demek bunlar. Yarın aynı şeyin diğer devletlerce bize de uygulanacağın nedense bilincinde değiliz. Ne oldu da birden Suriye, Irak ve İranla kötü olduk.Elbette bir nedeni var.Var da biz buna niye alet oluyoruz.Tamam Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinde de belirttiği gibi yoksa :
‘İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.
Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.
Bütün bu şeraitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hiyanet içinde bulunabilirler.
Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler.
Sözleri gerçek mi oluyor yoksa!
Yarın olası bir Suriye, Irak , İran ve Bölücülerle muhtemel savaşta ; zayıflatılmış ve moralsiz Silahlı Kuvvetlerimizin kesin sonuç alamıyarak yıpranıp, Türkiye’nin diğer ortadoğu devletleriyle birlikte , lider değil ABD’ye tabî devlet olması kaçınılmazdır.
Bu da enerji kaynaklarının üzerinde olan ancak bundan yararlanamayan devletlerin, büyük devletlerin sömürgesi olması sonucunu doğuracaktır.
Tüm bunları düşününce, sanki tığ ile iğne ile çok ince birşeylerin örüldüğü ve bu Ergenekon, Balyoz, Fuhuş, Deniz Feneri davaları ile Yargıtay, HSYK, İlçe Belediyelerinin bölünmesi hatta özelleştirmelerin bile Türkiye’nin , silahlı kuvvetlerinin, üniversitelerinin amaçlarına uydurulmasının bir parçasının olduğu kanısındayım. Buna da galiba bazıları ,bir kaç kemik uğruna yardım ediyorlar.
Ama Atatürk’ün yine aynı hitabesindeki son cümle ;
Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır!
Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!
Tek tesellimiz oluyor
13 MAYIS 2012
12 EYLÜL DARBESİ ÜZERİNE BENİMDE DİYECEKLERİM VAR
23 EYLÜL 2008
Unutulmamalıdır ki “Bu gün hukuku ayak altına alanlar yarın hukuka muhtaç olurlar”
Bu Ergenekon Davasının 9. dalgasında Tuncay Özkan, eski Emniyet Organize Suçlar Daire Müdürü Adil Saçan ve 8 kişi daha göz altına alındılar. Tuncay Özkan hepimizin bildiği Atatürkçü, araştırmacı gazeteci, eğilmektense kırılmayı yeğ tutan birisi. Adil Saçan ise ilk Ergenekon Soruşturmasını başlatan ve yaptığı bir çok operasyonlarla bir çok kişinin foyasını ortaya çıkaran ve çomağına taş koyan emekli emniyet müdürü.
Geçen hafta ortalarında da Sanatçı Nurseli İdiz ve Seyhan Soylu ile bir çok kişi daha göz altına alındılar. Üç gün göz altında tutulup ifade verdikten sonra Mahkemece serbest bırakıldılar. Kendileri daha sonra ne için suçlandıklarını dahi anlayamadıklarını beyan ettiler.
Daha önce de Hurşit Tolon ve Şener Eruygur Paşalar Ergenekon soruşturması kapsamında göz altına alındılar . Gözaltı sonrası, sanki adresleri yok veya kaçacaklar veyahut delilleri karartacaklarmış gibi tutuklanıp ceza evine konuldular.
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perincek ve bir çok kişi de yine aynı operasyonda tutuklanıp ceza evinde yatıyorlar.
Soruşturma yaklaşık 14 aydır sürüyor. Soruşturmanın başladığı tarihten bu güne kadar bir çok kişi hala tutuklu. Mahkemece salıverilecekleri günü bekliyorlar. Ha bu arada bir kişi ölüm döşeğinde olduğu için hapiste ölmesin diye hastahaneye çıkarıldı ama ne yazık ki Hastahanede öldü. Bir başka bayan karaciğer hastası kadın ise aynı nedenlerle tahliye edildi. Şener Eruygur Paşa hapiste beyin kanaması geçirdi. Ölümle pençeleşti. O da yurt dışı yasağı konularak tahliye edildi.
Her an hepimiz Ergenekon sanığı olarak sabah 06.30 da gözaltına alınabiliriz. Bunun en güzel örneğini de Ak Parti millet vekili Kemalettin Göktaş:-“Aydın Doğan bir sabah 06.00 da elleri kelepçeli olarak götürülürse hiç şaşmam” diyerek vermiştir. Bu kendileri gibi düşünmeyen veya yaptıklarına karşı çıkanlara verilen bir gözdağıdır.
Bir TC vatandaşı olarak ben şahsen Ergenekon soruşturmasının ciddiyetinden şüpheliyim. Zira birbirine zıt o kadar kutup bir araya gelerek bir darbe yapacaklarına inanmıyorum. Harbokulundan iki yıl önce mezun olan genç teğmenler kadar ben de dahil olmak üzere bir çok kişi evde, işyerinde, köy kahvelerinde, arkadaş sohbetlerinde hükümet devirir, hükümet kurarız. Dünya politikalarını yürütürüz. Partileri, kişileri, devlet dairelerini eleştiririz. Sultan Abdülhamit’in hafiyeleri belki şimdi yok ama galiba telefon dinlemesi ve jurnalcileri var. Maazallah hükümeti eleştirdiğimiz kulaklarına gidecek olursa bakarsın bir sabah 06.30 da da biz göz altına alınırız.
Al sana gözaltına alınmak için bir bahane; Yaklaşık 14 ayı aşan bir süredir soruşturulan Ergenekon davası nedeniyle onlarca kişi aylarca hapis yatmakta ve soruşturma kapsamında binlerce gerekli gereksiz belge incelenmekte ve dosya eki oluşturmakta iken, Almanya’daki meşhur Deniz Feneri Davası 2 ay gibi kısa bir sürede 192 belge ile karara bağlandı. Asıl suçlular Türkiye’de denilen kararda da Türkiye’deki isimler telaffuz edildi.
Şimdi sorarım size, Türkiye’deki kişiler için bir soruşturma başlatıldı mı? Az evvel Star TV’de Uğur DÜNDAR, bu konuyu Ankara temsilcisi bir bayana sordu. Maalesef Sosyalist Partinin ihbarı üzerine inceleme başlatan Ankara Başsavcılığının 15 günden bu yana (Güya başsavcı Suudi Arabistan’daymış) hiçbir işlem yapmadığını belirtti.
Bu olayda hükümet ve Ak Parti de Deniz Feneri Soruşturmasının çok büyük bir tedirginlik ve korkusunu seziyorum. İşin tuhafı bağımsız yargıçlarımızda da bu konuda bir tedirginlik var. Acaba bu tedirginlikte başbakanı 1 kuruş tazminata mahkum eden hakimin aldığı ceza ve sürgünün payı var mıdır diye düşünmekten de kendimi alıkoyamıyorum.
Yolsuzluk, rüşvet, suiistimal, yandaşlara iş, irtikap, haksız zenginleşme gibi olayların bu dönemdeki gibi hiçbir dönemde artmadığı ve bunları dile getiren kişi, kuruluş ve medyanın polis gücüyle susturulmaya çalışılmasının adı POLİS DEVLETİ değil midir?
Bu günkü Polis Devleti, yarının tek adamlık dikta rejiminin ilk adımı değil midir?
Yazımın başında belirttiğim, “ Bu gün hukuku ayaklar altına alanlar, yarın hukuka muhtaç olurlar” sözüm yalnız siyasetçilere değil, iş adamlarına, yargı mensuplarına kısaca herkesedir.
22 OCAK 2008
HANİ, SUSUZ KÖY KALMAYACAKTI ?
Bundan 5 sene önce Ankara’da ziyaretine gittiğim köyden yeni gelmiş bir hemşehrimin anlattığı “köyde ufak bir yangın çıktığını ve tüm köylünün bunu duyar duymaz evlerindeki içme ve kullanma sularını testi ve bidonlarla ateşe dökmelerini” TESTİ KIRILMADAN başlıklı yazı ile Bültenimizde yazmış ve geç olmadan soruna bir çözüm bulunmasını istemiştim. Bu konuda Ankara’da görüştüğüm yetkililer bizzat Başbakanın susuz, elektriksiz ve yolsuz hiçbir köy kalmasın talimatını verdiğini; bunun içinde kendileri ellerinden geleni yapacaklarını belirttiler.
Yıllardan beri su sıkıntısı çeken Ormansırtı Köyü’nün sıkıntısının giderilmesi için yetkili makamlar ellerinden geleni yapmaya çalışmışlarsa da su kaynağının bir başka il ve kasaba sınırları içinde olması ve o il yetkililerinin de kendi yörelerini kollaması sonucu sorun çözülememiştir. Hele bir de buna Ormansırtı Köyünde içme suyu olarak kullanılacak olan bu suyun, diğer köylerde sulama suyu olarak kullanmak için suyun borusunun çeşitli yollarla sabote edilmesi köyler arasında bir çok olaylarda çıkartmıştır.
Neyse ki 2006 yılında Ormansırtı Köyünün su sıkıntısını gidermek ve diğer köylerle arasındaki anlaşmazlığı çözmek için suyun çıktığı kaynak köy olan Kekik Pınarı’ndan su ayırım noktasına kadar olan 12900 mt.lik bölümün ayrı bir boru ile getirilmesi ihale edilmişse de aşağı köylerin kışkırtması nedeniyle kaynak köy yollarının bozulacağı bahanesini ileri sürmüş ve patlakların yapılması halinde Ormansırtı Köyüne su akacağını belirterek, müteahhidin çalışmasına engel olmuştur. Konuyu Ankara’da siyasi makamlara ile duyurmamız ve onlarında Malatya Valisi ile görüşmesi üzerine bizzat Vali Yardımcısı ve Köydes Başkan Vekili Ali Kazgan başkanlığında Arapgir ve Kemaliye Kaymakamları ile birlikte 5 köy muhtarı ve ben Kekik Pınarı Köyünde bir araya gelerek konuyu tartıştık. Tartışma sonunda sorun masaya yatırıldı ve çözüm olarak da;
- Su hattındaki patlakların onarılması ,
- Su çatına ayarlı bir vana konulması (orifiks)
- Vana yerine beton ve demir kapılı bir korugan yapılarak anahtarının Arapgir ile Kemaliye Kaymakamlıklarında bulundurulması.Bir arıza durumunda her iki kaymakamlıktaki teknik elemanların huzurunda arızanın giderilmesi,(aşağı köylerce yapılması muhtemel kötü niyetli olayların önlenmesini teminen)
- Yukarıda belirtilen hususların Kemaliye Kaymakamlığınca yapılmasından sonra da su çatından Ormansırtı Köyüne su götürülmesi işinin Malatya Özel İdaresince yapılacağı orada bulunan taraflarca (ben dahil) bir protokol yapılarak 30.05.2007 tarihinde imzalanmıştır.
Malatya Özel İdaresi ve Köydes yetkilileri ise gerekli incelemeleri ve ellerinden geleni yapmışlarsa da nedendir bilinmez bu su bu güne kadar akıtılamamıştır. Yok vana patlamış,yok 150 mt.lik boru Polietilen boru ile değiştirilmiş, yok su son vanadan (tahliyeden) sonra tepeyi aşmamış, yok boru tıkanmış, yok kotlar hatalı hesaplanmış ve en tepe yeri 12 mt. daha aşağı indirilmemiş gibi bahanelerle bu güne gelinmiştir.
Bu gün Ankara’da125 km uzaklıktaki Kızılırmak suyu ile İstanbul’a 200 km uzaklıktaki Melen Çayı bu illere 2 mt çaplı borularla getiriliyor ama benim köyüme 1.5 parmak bir boru ile su getirilemiyor. Ormansırtı Köyü bir başka ülke toprağında değildir. O su da Kemaliye Köylerinin olduğu kadar Ormansırtı Köyününde hakkı vardır. Kaldı ki Başka ülkelerin de bizim hudutlarımız içerisinden çıkan Fırat ve Diçle nehirlerimiz için bırakılacak su konusunda uluslararasına taşınan bir talepleri vardır.
Ben şahsen su kaynağının başka bir mülki amirlik içinde olması nedeniyle problem oluyor bahanesini hiçbir şekilde kabul etmediğim gibi bu ifadeyi çok tehlikeli buluyorum.
Son aldığım duyumlara göre Malatya Valiliği bu kez işi sıkı tutmuş, gerekli incelemeleri başlatıp talimatlar vermiş ve yerel TV kanalları konuyu irdelemişler. Basınımızın bu konuya el atması yerinde bir olaydır. Zira olayları geniş kitlelerin duymasını sağlayan en etkili kurumlardır. Sanırım olay ve haber yalnız yerel basında değil ulusal basında da yer alacaktır. Ormansırtı ve benzeri Köylerin sorunları ancak bu türlü geniş kitlelere duyurularak çözülebilir. Bu konu da en büyük görev önce yerel görevlilere, sivil toplum örgütlerine ve mülki ve idari yetkililere düşmekte ve başarılı olunmadığı takdirde ise basına düşmektedir.
27 EYLÜL 2007
LAİKLİK ÜZERİNE
Son günlerde bazı Müslümanlık taslayan kesimlerin sık sık sordukları bir soru altında yatan gizli tuzağın farkında mısınız bilemem ama ben şahsen bu sorunun sorulmasından çok rahatsız oluyorum. Sanki laik olan bir kişi Müslüman olmayıp dinsiz bir kişi havası verilmek isteniyor. Bu da bir çok konuda olduğu gibi, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan kişiler tarafından yalan yanlış kullanılarak durgun sular bulandırılıyor. Ne demek laiklik? Dinsizlik mi? Haşa dinsizlik demek değil, sadece din ve devlet işlerinin karıştırılmaması demek o kadar. Hatta laik olan kişi pek tabiidir ki dinli bir kişidir. Bu kişi Müslüman, Hıristiyan, Musevi, Budist hatta Ateist dahi olabilir. Önemli olan inanmış olduğu dinin gereklerini devlet işlerinde kullanmamasıdır. Devlet işlerinin çoğu zaten dinin şartlarına aykırı değildir. Ancak yine de çakışan bazı hükümlerin devlet kanunlarına uygun uygulanmasıdır. Mesela miras konusunda kadın ve erkeklerin eşit pay alması Medeni Kanunda belirtilmişse de, Kuran da kadınların erkeklere oranla yarı yarıya az oranda miras alacakları belirtilmiştir. Bu ve bunun gibi bir çok konularda devletin işleyiş ve devamı için çakışan konularda devletin kanunlarının uygulanması ve bu uygulamayı kendi inanışı ile bağdaştırmayan kişi laiktir.
Akademide okurken Ekonomi dersimize gelen rahmetli hocamız Lütfullah Tenker bir ders sırasında Laik’liğin bazı kişilerce istismar edilerek dinsizlik anlamına geldiğini sık sık söylediğinden bahisle bununda Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlüğünde teyid edildiğini belirtmiş ve devamla; “ancak, bu ifadenin o yıllarda Türkçe olan bazı kelimeler üzerindeki inceltme işaretinin kaldırılmasına bağlamıştır. Sonrada bize misaller vermeye başlamış idi. İlmi, siyasi, iktisadi, dini, gibi bir çok kavramlarda yer alan son harfteki i üzerindeki inceltme işaretinin kaldırılıp i ile yazılması laiklik tanımında dini olmayan (İnceltme işaretli) bir kelimeyi dini olmayan şekline dönüştürmektedir ki bu da kelime oyunlarını çok seven kişilerce, amaçları doğrultusunda kullanılmaktadır” demişti.
Bende uzun yıllar memurluk yaptım. Allaha şükür kendime göre de inancım tamdır. Görev yaptığım sürede de mevzuat ve kanun hükümlerine uymaya elimden geldiği ölçüde uydum. Yani bankada çalıştığım sürede kredilerden faiz aldım ve mevduatlara faiz verdim. Bunun gibi bir çok işlemleri yapmam belki dini ( son i inceltme işaretli) hükümlere uygun değil ama yasal ve mevzuat hükümlerine uygun. Şimdi ben bu durumda dinsiz miyim? Eğer dinsizsin diye düşünenler varsa onlarla bu konuda sonuna kadar, bu konuyu tartışmaya hazırım. Ne demek laik’sen dinsizsin demek. Benim inancım hakkında Allah’tan başka kimse beni yargılıyamaz. Ama burada maksat bir takım kişilerin, bir takım kişiler üzerinde din duygularından dolayı baskı kurarak onları yanlış yönlendirmek istemesidir. Bu tür soru soranlara verilecek en güzel cevap, Müslüman laikim, Hıristiyan laikim veya hangi dinde ise önce onu belirtip sonrada laikim demesidir. Yoksa ya Müslümansın ya da laiksin demelerine karşı da laikliğin dinsizlik olmadığını ve bu şekil tanımlanmasının da en çok dinimize zarar verdiğinin bilinmesi karşıdaki kişiye anlatılmalıdır.
27 EYLÜL 2007
ARAP ALFABESİ ÜZERİNE
2005 yılında kızımın yanına Seattle’ye gittim. Orada televizyon seyrederken gördüğüm bir belgesel dikkatimi çekti. Kızımdan bana konuşmaları tercüme etmesini istedim. O da bana tabiri caiz ise anında tercüme ederek konuşmaları aktardı. Filmde, bir araştırmacı, Seattle’nin batı kıyılarında denizden yaklaşık 10 km içerde ve herhalde 25 metre yükseklikteki bir toprakta bulduğu deniz canlıları fosillerini kameraya göstererek çok yıllar önceden gelen bir kızılderi efsanesindeki deniz sularının kabarmasından bahsederek bunun bir tusunami olması olasılığının araştırdığını belirtti. ABD (Waşington eyaleti) devlet kayıtlarında o zamana ait bir kayıt olmaması nedeniyle bir belge bulamadığını ancak, bu tusunaminin Pasifik okyanusunda olması nedeniyle karşı kıyıya da etkili olabileceğini sandığını ve karşı kıyıda da Japonya’nın olduğunu belirterek konunun oradan da araştırılması gerektiğini söyledi. Bunun içinde Japonya’daki bir üniversitenin öğretim görevlisi ile görüşerek konunun eldeki bulgularla incelenmesini istedi. Japon bilim adamı da devlet arşivlerine giderek 1600 lü yıllara ait bir belgede deniz kabarmasında bahsedildiğini bulup belgeyi Amerikalı meslektaşına gönderdi.
E peki ne var bunda derseniz, haklısınız haklısınız ama ben elimdeki babama ait, eski yazı ile yazılmış bir tapunun nereye ait olduğunu bilemiyor isem orada biraz düşünmem gerekiyor. Çok değil 80 yıl öncesinin belgesini ben anlayamıyorsam bir çok kişide anlayamaz diyorum.
Tabi bunun için benim arap alfabesini bilmem gerekiyor. Osmanlıca demiyorum. Zira Osmanlıca yıllardır konuştuğumuz dil. Ama yazı farklı. Dolayısıyla sözle anlaştığım kişi ile yazılı olarak anlaşamıyorum. Eh söz uçar belge kalır misali benim belgeyi de okumam için arap alfabesini bilmem gerekir sözümü konuştuğum aydın bir ilahiyat mezunu arkadaşım;”Yani dedi bunu ben söylesem yanlış anlaşılır ama sen söylüyorsan dedi üzerinde düşünmek gerekir.”
Kimse kendi tarihini inkar etmemeli. Değil 80 sene 300 sene önceki yazılı belgeleri de rahatlıkla okuyup anlamalı ve değerlendirmeli. Ermeni Soykırımı deniliyor. Oysa büyüklerimizden duyduğumuz kadarıyla asıl soykırımını Ermeniler yapmış. Bu o zamanki belgelerde de var. Ama bir çok kişi arap alfabesini bilmediği için bu belgeleri inceleyip bir araştırma yapamıyor. Yapanlar da bu konuda yetersiz kalıyor kanısındayım.
Şimdi düşünüyorum da dünyada herhalde bizden başka bir ülke yoktur ki 100 yıl öncesinin belgelerini okuyamasın. Sakın bu anlattıklarımla benim harf devrimine karşı olduğum sanılmasın. Atatürk’ün yaptığı tüm devrimlerin sonuna kadar arkasındayım. Dileğim, Almanca, İngilizce, Fransızca hatta İspanyolca dillerinin önemi kadar, Arapça demiyorum ama arap alfabesinin de kendi geçmişimizi tanımamız için çok önemli olduğunun bilinmesidir.
O zaman kendi ozanlarımızın, yazarlarımızın, tarihimizin, kültürümüzün ve belgelerimizin daha iyi anlaşılır olması mümkün olacaktır. Bunun içinde okullarda arap alfabesinin hiç olmazsa seçmeli ders olarak okutulmasında şahsen ben yarar görmekteyim. Bu görüşümde de bir takım dinci görüşlerin hiçbir etkisinin olmadığı da bilinmelidir.
25 EYLÜL 2007
SİLAHSIZ SOYGUN
Nefis köfte ve yemeklerden sonra hiç kimsenin canı masadan kalkmak istemediğinden masa başı sohbeti yapıyorduk. Söz döndü dolaştı ve Adana Büyükşehir Belediyesinin yeşil alan ve parkları kendi elemanları ile değil de ihale yolu ile firmalara yaptırdığına geldi.
Adana Büyükşehir Belediyesi bu alanların sulama ve tanzimini ihale ettiği firma, işini çok iyi ve hakkıyla yapıyormuş, yapıyormuş ama diyelim 500 kişi çalıştırdığı halde 25 kişilik bir SSK bildirgesi veriyormuş. Aradaki 475 kişi ise hiçbir varlığı ve belki de şirketinden haberi olmayan bir kişinin şirketinde görülüyormuş. Tabi bu kişi o 475 kişiyi sigorta ettirmiş ama primlerini ve muhtasar beyannamelerini hiç yatırmamış. Bu işlem yıllardır bu şekilde yürüyormuş. Çalışan işçiler, Bağ-Kur’daki gibi prim borçları olduğunda doktora gidilememesine karşın, burada çok rahatlıkla doktora sevk alıp tedavilerini de yaptırmaktalarmış. Vergi Dairesi ve Sigorta Müdürlüğü ise tüm uğraşılarına karşın bir türlü alacaklarını tahsil edememektelermiş.
Adana Büyükşehir Belediyesi ise, konuya son derece duyarsız ve işi ihale ettiği firmaya hak edişlerini tıkır tıkır ödemekteymiş.
Peki ne var bunda diyeceksiniz. Ne yok ki; bir kere o 475 kişi bir kuruş para ödemeden senin benim hakkımı kullanıp tedavi ve ilaç alıyor. Eee ne var peki bunda da derseniz, el insaf yahu. Benim o gariban işçi ile ne alıp veremediğim olur. Burada değinmek istediğim önemli husus ; hani belediyeden o ihaleyi alan büyük firma var ya. İşte o firma, o işi 500 kişi ile yaparken 25 kişiyi sigortaya ve Maliyeye bildiriyor ve onların vergi ve SSK primlerini muntazaman ödüyor. Ama geri kalan 475 kişiyi ise, ya yanında çalıştırdığı ya da bir sebeble adına şirket kurdurduğu kişinin şirketinde sigortalı göstermektedir. Tabi bu kişinin de vergi ve sigortayı yatırmasını beklemek safdillik olmaktadır. Dolayıyla bu 475 kişinin vergi ve SSK primi ana firma için haksız kazanç ve dolayısıyla da haksız rekabet olmaktadır. Bu olayda Büyükşehir Belediyesinin haberinin olmaması ve masum olması mümkün değildir.
Peki Maliye ve SSK ne yapmalıdır derseniz; kanımca bu tür işlemlerin önüne geçmek için sözleşmeyi iyi incelemek gerekir. Sözleşmede yoksa bile basiretli bir işverenin hakediş öderken yapacağı basit bir inceleme ile işçi üçretlerinden firmanın ve taşeron firmanın vergi ve sigorta borcunun olup olmadığı kolaylıkla saptanabilir. Ona göre de hakedişi ödenebilir. Tabi bu tip işlemlerde Belediye yetkililerinin de mali sorumluluklarını sözleşmeye ilave etmekte fayda vardır.
Yukarıda belirttiğimiz olayın ciddi bir şekilde, savcılık, maliye ve SSK müfettişlerince soruşturularak olayın idari , mali ve adli bir rapora bağlanarak sorumlularının cezalandırılması, benzer olayların devam etmesini ve teşvikini önler kanısındayım.
04 AĞUSTOS 2007
ÇEVRE KİRLİLİĞİ VE TEMİZLİĞİ
Çağımızın en büyük sorunlarından birisi de Çevre kirliliğidir. Özellikle bir çok gelişmiş ülkeler kendi çöp ve kimyasal atıklarını az gelişmiş ülkelere veya açık denizlere bırakmakta ve oraların kirlenmesine neden olmaktadır. Bir çok çevreci kuruluşlar ise bu olaylara karşı çıkmakta ve kamu oyunu bilinçleştirmeye çalışmaktadırlar. Nitekim bu çalışmalarında bir parça da olsa başarılı olmuşlar ve zehirli atık atılan ülkeleri ikna ederek o zehirli atıkların geri gönderilmesini sağlamışlardır. Ancak geri götürülen o zehirli atıklar henüz çevreciliğin farkına varamıyan bir başka ülkeye atılacaktır.
Hal böyle iken bizler bile çevre temizliğimizin önemini tam olarak kavrayabilmiş değiliz.
Büyük fabrikaların bir çoğunda hala arıtma tesislerinin kurulmaması, atıkların çevre akarsu ve göllere verilmesi sonucu ,orada yaşayan balıkların ölmesine, topraga gömülmesi ise bitki örtü ve yer altı sularının yok olmasına neden olmaktadır.
Yukarıda belirttiklerimizin haricinde mevcut göllerin hangi akla hizmetle olduğu bilinmez kurutularak tarım arazisi kazanılması da çevre katliamının bir başka yüzüdür.
Kurutulan göller iklim ve yer altı sular dahil olmak üzere bulundukları yöreyi çöle çevirmekte ve yaşamı olumsuz yönde etkilemektedir.
Geçenlerde okuduğum bir haberde, yer altı sularının daha 25 yıl öncesine kadar 30-35 metreden çıktığı ancak günümüzde bu derinliğin 200 metrenin üzerinde olduğu belirtilmektedir.
Bizler ise ne yapıyoruz. Her işi belediyeden bekliyor ve hızla çevremizi kirletiyoruz. Öyle ki Ankara veya Arapgir ve de Ormansırtı Köyüm dahil tüm etrafımız pet şişe, naylon poşet , atık kağıt ve de cam şişe ile dolu. Bu yıl gittiğim Ormansırtı Köyü bile sanki naylon poşet ve pet şişelerle çevrilmiş ,köy içi ve çevresi tamamen bunlarla dolmuştur.
Bunların toplanarak yakınlarda bulunan bir çukura doldurulup üzerinin toprakla kapatılması dahi yeterli olamamakta ve buralardan uçuşan poşetler bu kez o dağları kirletmektedir.
Kanımca bu tür çöplerin en uygun bir şekilde imhası, yakmak suretiyledir. Türkün aklı gözündedir misali Ankara’da bulunan 2 arkadaşımla birlikte çöplerini bu tür yöntemle yakan bir yakın kooperatife gittik. Ankara yakınlarında 60 adet hafta sonu evinden oluşan bu site; taştan yapılan çöp fırınında çöpleri yaktıklarını ve 10 yakıştan sonra küllerin ancak bir varili dahi doldurmadığını,yakınlardaki bir çukura dökülen bu küllerinde, çevreyi kirletmediğini bizzat gözlemledik. İnşallah bu gözlemlediğimiz çöp imha fırınını en kısa zamanda Ormansırtı Köyümüze yapmak istiyoruz.
Bir başka dileğimizde, bu yazımızın ulaştığı herkesin ve yetkilinin bunu çevrelerinde uygulamaya koyması ve desteklemesidir. Tabi bizlerinde buna uyarak, çöplerimizi çöp imha fırınına götürmesi, mümkünse bu işlemi evimizin sobası dahil olmak üzere her zaman ve her yerde yapması, cam şişeleri kırmadan bir yerde toplayarak geri dönüşümünü sağlamaktır. Bunun için de belediyelerin veya müteşebbislerin “geri dönüşüm fabrikaları kurmaları veya teşvik edilmeleridir. Hatta köylerden, kazalardan toplanan camlar, plastik atıklar ve kağıtlar başka yerlerde bulunan geri dönüşüm fabrikalarına dahi satılıp, hem çöpün imhası hem de para kazanılması suretiyle iki yönlü kazanç sağlanabilinir.
Mehmet GEDİKÖZER
04 AĞUSTOS 2007
KADINLAR GÜNÜNDEKİ DUYGULARIM
Kurtuluş Savaşımızdaki; Şehitlerimiz, Gazilerimiz, Analarımız, Bacılarımız; Allah sizlere rahmet eylesin. Binbir fedakarlıklarla bizlere bu cennet vatanı bıraktınız.
Yedi cephede savaşmak için evini, ocağını, işini, anne ve babasını, karısını, kundaktaki çocuğunu,yavuklusunu bırakıp vatanını kurtarmak için cepheye giden
Yiğitlerimiz, bizler size minnettarız.
Analarımız, sizler oğullarınızı, kocalarınızı babalarınızı,kardeşlerinizi, yavuklunuzu cepheye gönderdiniz. Tüm ailenizin yükünü yokluk içinde üstlendiniz. Ne yediniz ? Ne içtiniz ? Köylerdeki kadınlarımız kucaklarındaki küçük çocuklarla, bir dönümü bile bulmayan topraklara ektiğiniz ekinlerden ve meyve ağaçlarının meyvelerinden ( o da yazın) başka bir şey yiyemediniz. Biliyorum sizler, kendiniz için değil kucağınızdaki yavrularınız için üzüldünüz.
Çoğunuz savaş sonunda şehit karısı olarak dul kaldınız. Bir daha da evlenmediniz. Köy gibi yerde, elde yok, üstte yok, başta yok, aç sefil gezdiniz. Bir gelirinizde yok iken, yemediniz, çocuklarınıza yedirdiniz. Giymediniz, çocuklarınıza giydirdiniz. Onları o yokluk içinde bu vatan için yetiştirdiniz.
Bizim savaşımız yalnız cephede değil cephe gerisinde de yaşandı. Cephede elbise ve günde bir öğünde olsa yemek verildi. Oysa cephe gerisinde, o da, bir çok zamanlar yok idi .Çoğu zaman yazları ot ile yemek pişirildi. Kışları ise tencere içindeki su da taş pişirilip çocuklar avutuldu.
Kolay değildi o günler kolay değildi,
Ne düşman karşısında, ne de açlıktan boynumuz eğildi,
Dimdikti o başlar dimdik,
İşte o günlerden, bu günlere geldik.
Tüm bu nedenden dolayı ben derim ki; cephedeki yiğitlerimiz kadar gerideki analarımız ve bacılarımız da şehit ve gazidirler.
Allah, Onlardan razı olsun.
Kadınlar günü kutlu olsun.
Mehmet GEDİKÖZER
01 AĞUSTOS 2007
ATIK SU ARITMA TESİSLERİNİN ÖNEMİ
Nasıl ki Eskişehir yolunu tam 4 sefer yapıp bozdu. Sonrada metro getiriyorum diyerek tekrar seçildi. Seçildiğinin ertesinde ise metro tünellerinin yapılmasına karşılık ray ve elektrifikasyon işlemlerini için para olmadığını belirterek, Bakanlar Kurulundan para isteyerek, para verirlerse bitiririz demesi plansız ve programsız iş yapıldığının en belirgin bir göstergesidir.
Şimdi de kalkmış asıl görevi Ankara’nın su ve kanalizasyon işi olan ancak bu iş yerine yol, köprü, bina v.s işleri danışıklı olarak alıp yandaş firmalara ihalesiz peşkeş çeken ASKİ firması ile Kızılırmak’tan Ankara’ya su getirecekmiş. Köylüler bu girişimi engellemek için dava açmışlar ve güya bu çalışmaları durdurmuşlar. Şimdi bu davanın sonuçlanması bekleniyormuş. Hani bir ata sözü vardır. Dereye su gelene kadar kurbağanın gözü çıkarmış. Kaldı ki Kızılırmak üzerinde bulunan bir çok fabrikanın kimyasal atıklarını da taşıdığı için bunların arıtılması pek sağlıklı olamıyacak. Bizzat belediye yetkilileri bile Demetevler’deki arıtma tesislerinin bu suyu arıtacak yeterlikte olmadığını belirtmişlerdir.
Ankara’nın kanalizasyonu ise, maalesef ayrı bir kanal yerine ; İncesu, Hatip Çayı ve Ankara Çayına katılarak ta Sakarya nehrine dökülmektedir. Sakarya Nehrinide kirleten bu durumdan Allahtan ki Esenkent’e yapılan atık su arıtma tesisleri ile kurtulunmuştur.
Şimdi Ankara’da su sıkıntısı nedeniyle içme suyunun 2 günlük aralıklarla verilmesi, sulama sularının yasaklanarak yalnızca belediyenin Ankara’da abartısız açtığı yüzlerce derin kuyulardan çekilen sularla ancak tankerle sulanacagının ilan edilmesi; Ankara’da bir çok kamu kurum ve evlerin bahçelerinin kurumasına neden olmuştur. Belediye kuyulardan çektiği sularla da yeşil alan ve parkları sulamaktadır.
Şimdi egri oturalım dogru konuşalım. Yer altından bu kadar çok su çekmek akıllıca bir şey midir. Bir deprem kuşağı üzerinde bulunan Ankara’nın altının boşaltılması halinde en ufak bir sarsıntıda büyük göçük ve hasar olmaması mümkün müdür? Bu konuda belediye’nin veya jeoloji mühendisleri ile deprem uzmanlarının görüşleri alınmış mıdır?
Yine bir husus daha, Oturduğum Konutkent 2 sitesinde arıtma tesisi var. Tüm atık sular arıtılarak yeşil sahaların sulanmasında kullanılıyor. Hemen her gün fıskiyeler çalışarak çimleri ve ağaçları sulamaktadırlar. Etraftaki sararmış ve kurumuş bitkilerin yanında Konutkent 2 gerçekten çöldeki bir vaha gibi görünüyor. Ayrıca bu arıtma tesisi ile sularımız şehir kanalizasyonuna arıtılmış olarak verildiği için kullanılan su bedelinin % 50 tutarındaki atık su bedeli de ödenmiyor. Şimdi basit bir hesap yapalım. Arıtma tesisi nedeniyle ne kadar su parası ödeyeceğiz. En basit bir hesapla % 50 tutarındaki atık su bedeli ödenmeyecek yani su faturası yarı yarıya ucuz olacak derseniz yanılırsınız. Zira bu sefer atık su ile sulanan yeşil alan, içme suyu ile sulanacağından bu bedelinde faturaya yansıması olmayacak ve su bedeli daha da az gelecektir. Bu benim evdeki hesabım. Çarşıda nasıl olur bilemem.
Şimdi gelelim işin daha büyük boyutuna; hani yukarıda bahsetmiştik ya; Esenkentteki arıtma tesisinden. Biz o suyu diğer temiz sularla birlikte neden göl ve denizlere akıtıyoruz? O arıtılmış suları tekrar, geldikleri şehrin büyük havuzlarına alıp, yeraltından su çekip altımızı oyacağımıza, havuzlardaki bu su, tankerler aracılığı veya özel borularla şehrin yeşil alanlarını sulayabilir. Bu durumda buraların şebeke suyu ile sulanmaması da, kullanılan temiz su miktarını arttıracaktır kanısındayım. Tabi bu önerim yalnız Ankara için değil tüm yerleşim yerleri ve siteler içinde söz konusudur.
Oldum olası denizlere dökülen nehir sularımıza acırım. Zira o nehrin suyundan yeterince yararlanmadığımız kanısındayım. Urfa tünelleri ile Harran ovasını sulayan devletimiz acaba aynı şekilde Konya ovasını, Haymana ovasını sulayamaz mı?
Kanımca sulayamaz. Zira değil bu sulamayı yapmak, mevcut nehir ve göllerin kurumasına, kirlenmesine mani olamamakta hatta göz yummaktadır. Çok değil bu konulardaki kanunları uygulasa yeter. Ama bu kanunları uygulamak yerine suçluların affı yoluna gitmektedirler. Ama, Ormanlarımız ve 2/B başlıklı yazımda da belirttiğim üzere; yalnız Türk askerine arkadan kurşun sıkmak veya yola mayın döşemek demek değil, varlıklarımıza sahip çıkmamak ve onları korumamak da vatan hainliğidir bence.
26 ŞUBAT 2007
BİR DOSTUN ARKASINDAN

BİR DOSTUN ARKASINDAN
Sevdiğim bir dostumu kaybettim. Yaklaşık 40 yıllık bir dostum olan Mülazım Yıldırım’ı 18.12.2006 günü kaybettik. Kaybettim demiyorum kaybettik diyorum. Çünkü o yalnız benim dostum degil; herkesin dostu,doktoru, ressamı, şairi, öğretmeni ve arkadaşı idi. Sevgili Mülazım’ın ölümünden 5 dakika sonra, evlerinde cenazesinin başında idim. Eşi ve iki ablası da başında ağlıyordu. Yattığı yatağa yanaştım. Bir müddet çarşafın altındaki vücuduna baktım. Sonra çarşafı açtım. Gözleri hafif aralık fakat bir tatlı gülümseme ile bakıyordu. Belli ki çok işler yapmasına karşın ” daha yapacak işlerim var “ der gibiydi. O an gözlerim doldu. Daha bir hafta önce: - Mehmet artık öleceğim. Hakkını helal et. Demişti. Bense: - O ne biçim söz Mülazım. Sen kolay kolay ölmezsin. Güçlüsün , daha yapacak çok şeyin var demem üzerine acı acı gülümseyip; - Yok bu sefer öyle değil. Sen yine hakkını helal et diye tekrarlayınca. Ne demek Mülazım benim değil Senin benim üzerimde daha çok hakkın var. Sen her zaman benim yanımda oldun. Sağlığımda ve özellikle hastalığımda hep yanımda idin. Ben o 12 Eylül ihtilalinden önceki sıkıyönetim zamanlarında gece saat 2 de askeri ciplerle geldiğini, ameliyatlarımda başımda durduğunu, çocuklarımın ebesi olduğunu hiç unutmadım dedim.Niye yalan söyleyeyim o an ona hakkımı açıkça helal etmedim. Zira sanki “Helal Olsun” dersem o zaman ölmesini sanki bende kabullenmiş gibi olacağım sanmıştım. Dedim ya onun hakkı bende daha çok idi. Ona sırf belirttiğim nedenden dolayı da .-“Sende bana hakkını helal et” diyememiştim.
Cenaze evinde gerekli organizasyonların yapılmasında sonra yapılacak fazla bir şey olmadığından evden ayrıldım. Ertesi günü saat 10.00 da görevli olduğu Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Konferans Salonundaki “Anma Toplantısı’na “ gittim. Orada Mülazım hakkında herkes konuştu. Yaşamından film kareleri gösterildi. Sonra öğlen namazına Kocatepe Camiine gidilip öğlen cenaze namazı kılındı ve defin için Gölbaşı mezarlığına gidildi. Sevenlerinin oluşturduğu muazzam bir kalabalıkla orada defnedildi.
Üniversitedeki anma toplantısında ben salon karşısındaki bir masaya oturmuş ve elimde olmadan yukarıdaki yazıları bir tahlil raporunun arkasına yazmıştım. Az evvel o kagıdı buldum da içimde kalmasın diye oturup bu yazıyı yazdım.
Yahya Kemal’in Eylül Sonu adlı şiirinde dediği gibi “ Ölmek kaderde var, ürküntü vermiyor” vermiyor ama iz bırakmadan ölmekte olmuyor. Arkasında eserler bırakıp ölen aslında ölmüyor. Mülazım’da öyle. Arkasında yüzlerce şiir, resim, makale, kitap, öğrenci, öğretim görevlisi ve dost, ağaç, sevgi tohum ve tomurcukları ile Tivak vakfını bıraktı.
O hep gözlerinin içi gülen, sevdiğini açıkça belirten, kafasına koyduğunu yapan bir kişi idi. Onun “Haberler Versem Sana” adlı şiirini okurken ki o ses tonu ve yüz ifadesini anlatamam.
Mülazım, Seni çok sevdim, saydım. Sen benim için ölmedin. Sadece bedenin yok. Sen benim içimdesin, beynimdesin, yüreğimdesin, gözlerimde ve aklımdasın. Seni hiç unutmayacağım.
Mekanın cennet olsun.
07 EKIM 2006
ÇEVREMİZ VE BİZ
Hal böyle iken bizler bile çevre temizliğimizin önemini tam olarak kavrayabilmiş değiliz.
Büyük fabrikaların bir çoğunda hala arıtma tesislerinin kurulmaması, atıkların çevre akarsu ve göllere verilmesi sonucu ,orada yaşayan balıkların ölmesine, topraga gömülmesi ise bitki örtü ve yer altı sularının yok olmasına neden olmaktadır.
Yukarıda belirttiklerimizin haricinde mevcut göllerin hangi akla hizmetle olduğu bilinmez kurutularak tarım arazisi kazanılması da çevre katliamının bir başka yüzüdür.
Kurutulan göller iklim ve yer altı sular dahil olmak üzere bulundukları yöreyi çöle çevirmekte ve yaşamı olumsuz yönde etkilemektedir.
Geçenlerde okuduğum bir haberde, yer altı sularının daha 25 yıl öncesine kadar 30-35 metreden çıktığı ancak günümüzde bu derinliğin 200 metrenin üzerinde olduğu belirtilmektedir.
Bizler ise ne yapıyoruz. Her işi belediyeden bekliyor ve hızla çevremizi kirletiyoruz. Öyle ki Ankara veya Arapgir ve de Ormansırtı Köyü dahil tüm etrafımız pet şişe, naylon poşet , atık kağıt ve de cam şişe ile dolu. Bu yıl gittiğim Ormansırtı Köyü bile sanki naylon poşet ve pet şişelerle çevrilmiş ,köy içi ve çevresi tamamen bunlarla dolmuştur.
Bunların toplanarak yakınlarda bulunan bir çukura doldurulup üzerinin toprakla kapatılması dahi yeterli olamamakta ve buralardan uçuşan poşetler bu kez o dağları kirletmektedir.
Kanımca bu tür çöplerin en uygun bir şekilde imhası, yakmak suretiyledir. Türkün aklı gözündedir misali Ankara’da bulunan 2 arkadaşımla birlikte çöplerini bu tür yöntemle yakan bir yakın kooperatife gittik. Ankara yakınlarında 60 adet hafta sonu evinden oluşan bu site; taştan yapılan çöp fırınında çöpleri yaktıklarını ve 10 yakıştan sonra küllerin ancak bir varili dahi doldurmadığını,yakınlardaki bir çukura dökülen bu küllerinde, çevreyi kirletmediğini bizzat gözlemledik. İnşallah bu gözlemlediğimiz çöp imha fırınını en kısa zamanda Ormansırtı Köyümüze yapmak istiyoruz.
Bir başka dileğimizde, bu yazımızın ulaştığı herkesin ve yetkilinin bunu çevrelerinde uygulamaya koyması ve desteklemesidir. Tabi bizlerinde buna uyarak, çöplerimizi çöp imha fırınına götürmesi, mümkünse bu işlemi evimizin sobası dahil olmak üzere her zaman ve her yerde yapması, cam şişeleri kırmadan bir yerde toplayarak geri dönüşümünü sağlamaktır. Bunun için de belediyelerin veya müteşebbislerin “geri dönüşüm fabrikaları kurmaları veya teşvik edilmeleridir. Hatta köylerden, kazalardan toplanan camlar, plastik atıklar ve kağıtlar başka yerlerde bulunan geri dönüşüm fabrikalarına dahi satılıp, hem çöpün imhası hem de para kazanılması suretiyle iki yönlü kazanç sağlanabilinir.
09 KASIM 2005
DELİ DUMRUL
Daha geçenlerde bayramin 3.günü Numune Hastanesi Acil Servisine kaldırdığımız Kayınpedere gitmek için Hastanenin yan sokağına parkedip arabadan inmeden yanımda biten biri "Gecmis Olsun Abi" dedikten sonra "Park parasını rica edeyim" dedi. Ben "Ne park parası" dediğimde "Peşin alıyoruz" dedi. Durumu bildigimden "Peki makbuz veriyor musun?" diye sordugumda da, olumsuz cevap almam uzerine "Sen kimsin ki burada harac alır gibi para alıyorsun " diyerek çıkışmam üzerine önce bir diklenir gibi olduysa da yanında bulunan diğer arkadaşları artık beni bir seye benzettiklerinde mi yoksa beyaz saclarım nedeniyle ihtiyar bir adama acıdıklarında mı bilemem araya girip beni ve arkadaslarını güya ayırdılar. Tabi ben sinirlerim bozuk bir halde Acil Servise gittim ve orada bulunan polise durumu anlatarak, mümkünse oranin bağli oldugu karakola durumu ileterek o kişilerin yakalanmasını istedim. Kendisi de hemen hergün ayıi durumun oldugunu burada bir mafya oluştuğunu ve bir çok darp olayının olduğunu belirtti. Kendilerine benim gibi kisilerden bir çok şikayet geldigini ancak polis geldiginde ise sikayetçinin bulunmadıgını da ilave etti. Ben acilde yatan hastami göstererek hiç bir yere gitmeyecegimi ve hastamın başında olup gelen polislere sikayetimi imzalayacagımı söyledim. Nitekim yaklasık bir saat sonra yanıma gelen hastane polisi, durumu karakola ilettigini, karakoldan ise benim karakola giderek orada yazılı şikayette bulunup dilekcemi imzalamam gerektini söyleyince kafamın tası attı; "Ne yani dedim. Şimdi ben komadaki hastamı bırakacağım ve karakola gidip sikayet dilekcesini mi imzalayacagim. Ben burada durumu Size anlatiyorum, siz beni ve buradaki mafyayi gözünüzle görüyorsunuz. Karakoldaki Bey ise beni oraya çağırıyor. Böyle saçma sey olmaz. Yıllar önce rahmetli agabeyim Hastanede yatarken başucunda bekleyen yengemin gece yarısından sonra 3-5 dakikalıgına tuvalete gidip geldiginde cep telefonunun çalınmasi üzerine güvenliğe haber verip kapılari tutturması sonucu yakalanan hırsızın aldıgı cep telefonunun iadesi ve tutanagin imzalanması için yine aynı karakol olan Solmaz Kılıçtepe karakoluna gecenin o saatinde götürülmek istenmesi yengemin de komadaki abimi birakmak istememesi üzerine telefonu kendisine verilmemiş ancak ögleye dogru hastaneye gelen çocuklarini abimin yanında bırakarak karakola gidip telefonunu alabilmisti.
Simdi polisin bu tutumu ve mahkemelerimizin yası küçük olan suç üstü yakalanmiş ve onlarca sabıkası bulunan çocuklari hemen serbest bırakması bence bu kişileri ve bunların arkasındaki kişileri suça teşvik etmektedir. Nitekim bu durumu gören bir çok kişi de güneydogu illerimizden yaşı küçük çocuk getirtip suça zorlamaktadır.
Bu gün bir park mafyasi, bir işporta mafyası, bir kapkaç mafyasi hatta kan davalarının bile küçük çocuklara yaptırttılması veya üstlendirilmesinin nedeni budur.
Gec işleyen alacak davaları ise bir tahsilat mafyasini doğurmuştur. Nerede bir boşluk ve aksama varsa bilin ki oradaki boşlugu mafya doldurmaktadır.
Düzenli, dürüst ve hızlı işleyen bir hukuk, mafyayi ortadan kaldırır. Aksi oldugunda ise maalesef mafya, hukuku ortadan kaldırmaktadır.
Basbar bağiriyoruz. "PKK nin yuvalandigı Kuzey Irak'a girelim ama ABD bize izin vermiyor" diyoruz. Yahu Sen Istanbul, Ankara gibi şehirlerinde bile sokaklarını kapkaç çetelerine, otopark mafyasına, Uyuşturucu çetelerine kaptırmışsın oraları kurtaramıyorsun, Türkiye içindeki şehir, kasaba ve dağlarındaki eşkiyayı önleyemiyorsun nerede kaldı Kuzey Irak'taki PKK yı yokedeceksin. Sen Tunceli daglarindaki ve şehirdeki eskiyayı yakalarsan dışarıdaki eşkiya zaten içeri gelmeye cesaret edemez. Içerdeki de ayagını denk alır ve devletine bayragına biad eder.
Sözün özü; bir çivi bir nalı düşürür, düşen nal atın yürüyüşünü atın aksamasi suvari alayının düzenini bozar. Düzeni bozulan alay ise orduyu bozar; misali bir basit sucun cezasiz kalmasi, hukukun işlememesi sahsi menfaatların kamu menfaatinin önüne geçmesi, seçilenlerin bazılarının adi veya yüz kızartıcı suçlarda bile dokunulmazlık zırhına bürünmesi tüm yukarıda belirttiklerimizin bir sonucu olmaktadır ki; kanımızca bu teşhisimiz Sayın Başbakanımızın Fransa'daki olayları "Türban'a bağlamasindan" daha gercekçi bir teshistir.
12 TEMMUZ 2005
AH O KAFA
Simdi ilgili ve yetkililere soruyorum; Kardesim bu millete nicin eziyet ediyor ve TEM girislerinde OGS, KGS ve normal giseleri ayirarak araclari normal giris giseleri onune yigiyorsunuz.Bence de TEM'e ilk giris de, her ne sekilde olursa olsun kapi ayrimi yapilmadan ve bilet alinmadan gecilmelidir. Zira nasil olsa cikis kapisinda eger bilet yoksa ki yoktur, ana giristen o kapiya kadar ucret zaten alinmaktadir.
Milleti o sicaklarda bir veya iki kapi onunde onlarca dakika bekletmenin ve benzin heba etmenin bir anlami var mi? Nasil Bogaz koprulerindeki Avrupa girislerinden ucret alinmayip bu ucreti Anadolu Yakasindan gecislere ilave ettiler ve hic olmazsa Avrupa'dan gecisi rahatlattilar, ayni seyi TEM'de de giriste kapi ayrimi yapmadan saglasalar, hic olmazsa TEM girisleride rahatliyacaktir. Tabi bunun icin de At gozlugu ile bakmamak ve onerilere kulak vermek gerekecektir.
Ben simdi bu yazimi Karayollari'nin ilgili birimlerine gonderecegim. Bakalim bana ve bu konuda konustugum bir cok arkadaslarima cok mantikli ve yerinde bir oneri olan bu hususa ne diyecekler. Yoksa; - Haydi Canim Sen de, yuru Onuncu Koye mi diyecekler.
Bekleyip gorecegiz.
10 TEMMUZ 2005
ORMANLARIMIZ VE 2 B
TEM otoyolunun acilmasi ile bu kez ayni seyleri tekrar gormeye basladim. Once Sapanca Golunun sol tarafindaki, Sultanbeyli'nin sag tarafindaki ve Omerli Baraji'nin etrafindaki ormanlik alanlarin kesilerek buralara villalarin yapildigini gormek beni son derece uzmektedir. Hele hele bunlarin herkesin gozu onunde pervasizca yapilmasi ise cok vahimdir. Orman Kanunlarinin cok agir ve muhafaza memurlarinin da bu konuda cok yetkili olduklarini dusunursek, ortada bir celiskinin oldugunu soylemek abes olmaz sanirim. Benim gordugum bir seyin ilgili ve yetkililerce gorulmemesi icin yetkililerin gozlerinin bir takim seylerle, (para, mevki, tehdit, kadin, is gibi) yumduruldugunu saniyorum.
Yine inaniyorum ki VATAN HAINLIGI; Turk askerine arkadan kursun sikmak, yollara mayin dosemek gibi seyler degil,bu turlu ortak degerlerimizin sahsi cikarlarla yok edilmesi, ormanlarimizin kesilmesi, kuruyan dereler uzerine baraj yapilmasi, ucak inmeyen havaalanlarinin yapilmasi, tuz golune kanalizasyon baglanmasi, cennet vatanimiz dogasinin ve degerlerinin heba edilmesine neden olunmasi ve bunlara goz yumulmasi, hatta biraz daha ileri gidersek, Dokunulmazliklarin cikarilmamasi da bence VATAN HAINLIGI'dir. Ataturk, Genclige Hitabesinde de belirttigi gibi, bu kisiler Gaflet, dalalet ve hiyanet icinde olabilirler. Hatta sahsi cikarlarini memleket cikarlarinin ustunde tutabilirler demekle de vatan hainliginin daha genis bir tarifini yapmistir.
Hele hele bir vesile ile gittigim Orman Bakanligi Genel Mudurluklerinde Bursa gibi buyuk yerlesim merkezlerinin havadan resimlerini cekip "iste burasi da orman alani idi.Orman niteligini kaybeden bu yerler icin 2 B yasasi cikarilmalidir" diyerek cikarilmak istenen yasanin veto edilmesini elestirmek, gercekleri gormemek ve gostermemektir. Zira soz konusu veto gerekcesi; 2 B nin ayrintilarinin belirtilmemesi'dir. Zira ben biliyoru ki, halen orman icinde kacak olarak yapilmis ve yapilmakta olan onlarca villa ve siteler bu yasayi beklemektedir. Maliye ve Dis Isleri Bakanimizin da basina yansiyan bu turlu genis arazilerini oldugu, ve ozellikle Maliye Bakanimizin kendisinin sorumlu oldugu mali konularda af cikartmasi ve mevzuat degistirmesi hukumete olan guvenimi de sarsmaktadir.
Acikca belirtmek gerekirse, cikarilmasi istenen 2 B yasasinin kapsaminin ayrintili olarak belirlenmesi, yapanin yanina kar kalmamasi ve yapacaklarinda tesvik edilmemesi icin; kacak yapilan bu yerleri yapanlarin cezalandirilmasi, buralara cesitli nedenlerle hizmet goturen yetkililerinde sorumlu tutulmalari halinda belki cikarilacak olan yasa, amaci gerceklestirebilecektir.
16 MAYIS 2005
SEYAHAT SAGLIK SIGORTASI
Dunurlerim ve ben kucuk adamin hakkindan gelemiyoruz. Sabah 6.10 da bizim kucuk horoz uyaniyor ve de aksam 9.00'a kadar, oglen 1 saat haric kosturuyor. Tabi bizlerde pesinden. Aksam 9.00 da yatiyor ama once dunurlerim 9.30 da sonra da ben 10.30 da perisan bir halde erkenden yatiyoruz. Ertesi sabah ise biz yorgun argin ve bitkin yine saat 6.10 de kucuk horoz tarafindan uyandiriliyoruz. Kucuk horoz ise sanki tum gece sarja takilmis japon pili gibi dipdiri yine bizi perisan etmeye basliyor. Tum bu yorgunluklara adamin bir gulusu, dede demesi veya ne bileyim bir hareketi yetiyor.
Neyse uzatmiyayim, yine bizim kucuk horozun yanimizda oldugu sirada, bir alisveris merkezini gezerken bir patirti duydum. Donup baktigimda bir genc kizin boylu boyunca yerde yattigini gordum. Bir nedenden dolayi dusmus ve duserken de basini tezgaha carpip kanatmis baygin bir sekilde yatiyordu. Hemen basinda biten iki genc kadin calisan mi, musteri mi bilmiyorum bulduklari bir bezle kanayan yere bastirip basini bagladilar. Bu arada magaza guvenligi geldi, Ilk yardima telefon edildi. On dakika sonra da saglik ekibi bir ambulans ile gelip olaya mudahele etti. Dikkatimi ceken yarali kizin basindaki o iki kizdan baska hic kimsenin mudahele edip ortaligi karistirmamasi oldu. Saglik ekibi geldiginde de o iki kiz saglik ekibine gerekli bilgiyi verdikten sonra, saglik ekibi kizin ilk muayenesini yapti. Bu arada kiz kendisine gelmis saskin gozlerle etrafina bakiniyordu. Saglik ekibi once bir boyunluk ve sedye getirip sonra kiza boyunluk takip sedyeye aldilar ve hastaneye goturduler.
Hastane dedim de aklima geldi. Bizim cocuklar, biz buraya gelmeden once "aman Babacim ne olur ne olmaz bir saglik sigortasi yaptirin" dedikleri icin, yurt disi saglik masraflarimizi emekli sandigi nasil karsiliyor diye Emekli Sandigi Genel Mudurlugunde bir zamanlar Saglik Daire Baskanligini yapmis olan sinif arkadasim Basmufettis Erol Gedikoglu'na gittim. Yurt disindaki tum hastane ve doktor paralarini karsiladiklarini ama bu karsilamanin yurt icindeki hastane ve doktor paralarinin tutari kadar oldugunu, ilac bedellerinin ise tamamini odediklerini belirtti. Ancak, bu belgelerini hepsinin asil ve fotokopilerinin turkceye cevrilip, elcilik veya konsoloslukca onayinin da sart oldugunu ilave etti. Ben de bu yogun burokrasiden yildigim icin bir saglik sigorta sirketine dunurlerle birlikte 3 aylik bir saglik sigortasi yaptirdim. Gecen hafta Dunurum Havva Hanim rahatsizlandi. Bobrekleri sanciyor ama bizleri de uzmemek icin bize bir sey belli etmiyor. Damat farkina vardi.Doktora goturmek istiyor ama Havva Hanim dinlemiyor. Bayagi da atesi yukseldi. Damat baktiki olacak gibi degil saglik sigortasin Istanbul'da belirttigi numarayi arayip ne yapmamiz gerektini sordu.(Sigorta sirketinin policesinde bir de provizyon alma sarti var).Onlar telefonda konusurken herhalde bir nobetci doktor rahatsizligin mahiyetini sordu. Aldigi cevap uzerine biz sizi arariz deyip telefon numaramizi aldilar ve telefonu kapattilar. Ben icimden "biraz zor ararlar" diye dusunmustum ki yarim saat sonra bu kez Amerika'dan birisi arayip rahatsizligin mahiyetini ve adresimizi aldi.Biraz sonra tekrar aradiginda ise evimize 1 km mesafedeki bir saglik merkezinden yarim saat sonrasi icin randevu alindigini ve o saglik merkezine gidebilecegimizi bildirdi. Cok sasirmis ama o olcude de sevinmistim. Demek ki artik bizde de bazi seyler duzgun gidiyordu. Hele hele bizim Turkiye'yi aradigimizda orada saatin gece 01.30 ve gunlerden de pazar oldugunu soylersem sizler de sevinirsiniz.
Ha, yukarida ki olayi niye anlattim. Hemen hepimiz cesitli nedenlerle yurt disina cikiyoruz. Sahsen ben hic yurt disi saglik sigortasi yaptirmamistim. Onemini gordum, ucreti de para degil 3 ayligi 47 dolar. Demek ki daha kisa surelisi daha da ucuz. Gerci artik bazi Avrupa ulkeleri vize icin saglik sigortasini sart kosuyor ama can ve mal bizim, onun icin ben derim ki; yurt disina cikarken mutlaka "seyahat Saglik Sigortasi" yaptiralim.
Bir baska yazimizda bulusmak uzere simdilik saglicakla kalin.
29 NISAN 2005
DOGA

Eh burada kurslardan ve market gezmelerinden arta kalan zamanlarda, doga yuruyusleri yapiyor ve torunum Ege'yi parklara goturuyorum. Diger sehirleri bilmem ama Seattle bir doga harikasi. Irili ufakli bir cok golleri, dereleri, mubagalasiz minare kadar yuksek agaclari, yesil ortusu,cicekleri, tavsanlari, sincaplari, ordek, kugu ve ucan kazlari gibi bir cok canlilari ile de muhtesem bir yer. Cok da iyi korunuyorlar. Sitelerdeki uc dort katli villa ve apartman dairelerinin yollari ve parklarida devamli site yonetimi tarafindan temizleniyor ve bakiliyor. Her taraf gercekten cok temiz. Isin tuhafi calisanlari da pek ortada goremiyorum. Her evin garaji olundugundan ortalikta araba da gorunmuyor.
Gecenlerde kizim Aysegul ile Ege'yi bir cocuk parkina goturduk. Adim basinda bir cocuk parki var burada. Yemyesil ulu agaclarla yol arasinda bir cocuk parki. Orada biraz kaldiktan sonra hep beraber parkin yanindaki ormana patika yoldan girdik. Aman Allahim o ne muazzam agaclar oyle! Bir anda los, nemli ve agaclarla cevrili bir alanda bulduk kendimizi. Bazi yerlerde hafif su akintisi oldugundan onun uzerine 35-50 santim yuksekliginde, 4-5 metre uzunlugunda tahta yollar yapmislar. Etrafimizda kucuk orman hayvanciklari, kuslar, sincaplar ve ordekler merakli gozlerle bize bakiyorlar. Yaklasik 800 metre gittikten sonra ahsap bir cit ile orman bitiyor ve bir baska mahalle basliyor. Yani ormanlar sitelerin aralarinda kalmis.
Derelere akan su kanallarinin mazgallarinin ustunde bile balik resmi var. "Buraya dokulen su baliklarin yasadigi dereye gidiyor." Yagli ve deterjanli su dokmeyin demek istiyorlar. Derede balik var ama balikci goremedim. Kenarlarinda bir suru ordek ve kaz da var ama niye avci yok anlayamadim(!) Oysa Ankara'da Elmadag Kayak Merkezine giderken coplugun orada elektrik tellerine konmus yuzlerce kara kusa, arabasindan inmeden tufegiyle ates edip, onlarcasini oldurup, kahkaha atarak gecip giden kisilere cok rastlamistim. Demekki buradaki denetim ve ceza daha acimasiz ve hosgorusuz herhalde.
Hatirliyorum, bir zamanlar erezyon kontrolu ve milli agaclandirma seferberligi diye bir kanun cikmisti. Kurumlara agaclandirma zorunlulugu getirmisti. Ama ne oldu? Hic uygulama alani bulamadi ve takip edilmedi. Yaklasik 7-8 yil once cikan bu kanun uygulansaydi herhalde simdi milyonlarca agac yetismis olurdu. Bazen gezilerimde Orta Anadolu'dan geciyorum da kilometrelerce tek agac goremiyorum. Koyler agacsiz, yesilliksiz. Galiba biraz da kabahat bizim. Bizler agaca, ormana, dogaya gerekli onemi vermiyoruz. Verseydik, bir zamanlar Timur'un fillerini sakladigi Ankara ormani simdi bozkir olmazdi. Bunun icin de yukarida belirttigim yasanin ve mevcut orman yasasinin taviz verilmeden uygulanmasi gereklidir. Orman yasasindaki ormanci, sahip oldugu yetkiyi kullansa olay biter. Yani bizde yasa var ancak isletilmiyor.
Dogayi seven insani sever, hayati sever. Seven insan ise sevilir, sevilen insan olur. Gelin is arkadaslarimizla, okul arkadaslarimizla, asker arkadaslarimizla, komsularimizla agac dikmek icin bir araya gelelim. Dikilmis ormani ve agaclari koruyalim. Bildigim kadariyla agac dikimini Milli Emlak Genel Mudurlugu de yer tahsisi ile destekliyor.
Peygamberimiz bile bir hadisinde "Yarin kiyamet kopacak olsa bile elindeki fidani bugun dik." demistir. Baska soze ne hacet...
28 NISAN 2005
TRAFIK
Trafikde, alt yapida cok onemli. Tum yollar seritli, donus seritleri onceden levhalarla belirtilmis. O seride girersen, doneceksin. Baska yolu yok. Yalniz yol levhalari yola parelel degil,kavsaklarda karsina dikilmis. Trafik alt yapisinda bir sorun yok. Yani adamlar her seyi kurallara uygun yapmislar ve senden de kurallara uymani istiyorlar. Bizdeki gibi, donus seridine (eger varsa) girip, karsiya gitmek icin arkasindaki onlarca arabayi trafik polisinin gozu onunde bekletmiyorlar. Trafik polisi dedim de aklima geldi. Burada pek trafik poliside goremedim. Onun yerine kavsaklarda ve gerekli yerlerde kamera var. Bir trafik ihlali veya oto vergisi size posta ile bildiriliyor, ceza veya verginizi oyle yatiriyorsunuz. Aninda da tutanak tutulup cezasi yine posta ile teblig ediliyor. Burada hic korna ve eksoz seside duymadim.
Simdi bizim Turkiye'deki trafige bakiyorum da uzuluyorum.Gun gecmiyor ki bir trafik ihlali ve olumlu kaza gormeyelim. Bir canin bedelinin 350 YTL.oldugunu gecen hafta gazetelerde okuyunca cildiriyorum. Sofor araciyla kaza yapiyor.Adam oluyor. Mahkeme, soforu once hafif hapise carptiriyor, sonrada hapsi paraya ceviriyor ve 350 YTL.ye karar veriyor. Simdi,olenin esi ve cocuklarinin kaybi o 350 YTL.midir soyleyin Allahaskina! Onlarin maddi manevi zararlari icin acilarini bir kenara birakip avukat
tutup mahkeme mahkeme ugrassinlar mi? Tabi bu arada sofor, hemen arabasini satip uzerinde bir sey birakmiyor. Niye mahkemelerimiz ve yasalarimiz bu konuda yeterli duyarliligi gostermezler anlayamiyorum.
Yine gecenlerde okudum, adam onundeki arabaya carpmis. Onundeeki araba alev almis. Icinden bir kisiyi yarali olarak 2.derecede yanikla zor kurtarmislar. Digeri ise diri diri yanarak olmus. Kaza yapan sofor kacmis. Ancak 2 saat sonra yakalanmis.Bu sofor 108 gun tutuklu kalmis, bu arada mahkeme 2 ila 5 yil hapis istiyor. Agir yarali olan kisi hastanede cani ile ugrasiyor. Davaya mudahil olamadigi gibi onun da ondeki arabayi kullanmasi nedeniyle 2/8 kusurlu olmasi sonucu "olume neden olmaktan" ayni sucla yargilaniyor. Ve mahkeme soforun tutuklu kaldigi 108 gunu yeterli gormus olacak ki adamin tutuklulugunu kaldirip tahliye ediyor. Neden? Bilemem! Peki olen ve yaralanan kisilerin hakki ne olacak? Mahkeme-i Kubra'ya mi kalacak?
Ha, ne yapmamiz gerekir derseniz, ben de sizlerden bu konuda fikir almak isterim.
Sahsen benim gorusum aynen ABD'de yapildigi gibi; once altyapiyi yapmanin gerekli oldugu yonundedir.
Bunun icinde:
- Kisilerin gazete ve TV araciligi ile(Gece gec saatlerde degil) ve de ilkokuldan
itibaren trafik ve yasalara uymalari konularinda egitilmeleri,
- Tum yollarin, serit, levha, trafik isiklari, emniyet seridi, park yerleri gibi
alt yapilarinin tamamlanmasi,
- Yeni caydirici ve onleyici trafik yasalarinin cikarilmasi,
- Surucu ve yayalarin yasalara uymasi ve uymayanlara musamaha gosterilmemesi,
- Surucu ve yayalarin birbirlerine karsi hosgorulu ve sabirli olmalari,
gerekmektedir. Siz ne dersiniz?
Tekrar uzaklardan selam ve sevgiler.
27 NISAN 2005
KUTUPHANE
Hani, 25 yil once Emlak Bankasinda iken 1 yil devlet memurlari yabanci diller egitim merkezinde, 3 ay da Munih'deki Goethe Enstitusunde almanca egitimi aldigimdan, almanca biliyorum ama, buradaki adamlar almanca bilmiyor. Az bucuk bilenlerle de zor anlasiyoruz.
Neyse, ben kurslara basladim. Kurslar persembe gunu saat 14.00 de bir saat. Fakat bu beni kesmiyor, baska bir ingilizce kursuna da gidiyorum.O da Sali ve Persembe gunleri 18.30 ile 20.30 arasi. Kurslari gonullu ogretmenler veriyor. Pratik gunluk konusmalari ezberletiyorlar. Bana gore cok mantikli.
Dersler burada sehir kutuphanesinde veriliyor. Kutuphane deyip gecmeyin yillik butcesi 25 milyon dolar. Ayrica burada Microsoft ve Boeing firmalarinin merkezi olmasi nedeniyle bir cok yabanci muhendis ve aileleri var. Burada nufusun yaklasik dortte birini yabancilar olusturuyor. Hintli, Cinli, Japon, Turk, Yunanli, Meksikali....
Tum bu yabancilar kutuphaneye kaydolmuslar ve kendi ulkelerinin gazete ve mecmualarini bir iki gun gecikmeli bile olsa okuyabiliyor. Kutuphanede, uyelerine ayrica bilgisayar, kitap, kaset, DVD ve CD hizmetide veriliyor. Kurslar ve seminerler zemin kattaki uc sinifta saatlik olarak veriliyor ve siniflar hic bos kalmiyor. Tum bu hizmetler icin de herhangi bir ucret talep edilmiyor.
Tum bunlar oyle hosuma gitti ki anlatamam. Acaba ben de Turkiye'ye dondugumde benzer seylere araci olabilir miyim diye dusunuyorum.
Ankara'daki Anadolu Denizcilik Kulubumuze yer tahsis eden Cankaya Belediyesi Baskani Muzaffer Eryilmaz'a hem tesekkur etmek hem de bu kutuphane dusuncemi iletmek icin bir e-mail attim. Ertesi gunu cevap geldi. Cok ilgilenmis, makam ve cep numarasini verdi. Dondugunuzde muhakkak goruselim diyor. Niye yalan soyleyeyim, ilgilenmesi cok hosuma gitti. Insallah kendileri amaca uygun bir yer verir de, kutuphane, kurs, seminer ve kucuk tanitim gezi amaclarimizi gerceklestiririz. Zira, inaniyorum ki benim gibi bir cok kisi de gerek kitap gerek gonullu ders verme ve otobus tahsis etmek icin arzuludur. Cunku Cankaya, Turkiye'nin bassehri Ankara'da diplomatik kisilerin en cok oldugu bir bolgededir. Burada bizim bu turlu kisi, aile ve kurumlara verecegimiz hizmet, sanirim ulkemizi daha iyi tanitacak ve sevdirecektir. Taninmayan bir seyden cekinilir ve uzak kalinir, tanilinan sey ise daha cok sevilir kanisindayim.
Hazir olun arkadaslar. Haziran ortalarinda dondugumde Kitap ve Kutuphane icin Art Yayincilik patronu Selcuk Maviengin, Kutuphane Dolaplari icin Sark Mobilya sahibi Memduh Sen, Otobus servisi firmasi sahibi Huseyin Bektas ve digerleri. Hazir olun bizi zorlu ve bir o kadar da zevkli bir hizmet bekliyor.
Hepinize simdiden tesekkur ediyor sevgilerimi sunuyorum.
26 NISAN 2005
AMERIKADAN MEKTUPLAR
5 yil once kizim evlenip Amerika'ya Seattle'a gitti. Bende torunum Ege'nin dogumu nedeniyle 2 sene once Seattle'a gelmistim. Dogum sonrasi torunumu hemen bir hafta sonra hastahanede, oradaki diger Turkler gibi sunnet ettirdiler. Ancak, cok modern tip imkanlarina sahip olan hastahanedeki kadin doktor kucuk Ege'mizi cok aglatti ve kanli bir sunnet yapti. Iki gun sonra bile cocugun agrisinin ve pipisindeki kizarikligin gecmemesi uzerine ayni doktor eve geldi, Ege'yi muayene etti ve "Bir sey yok" dedi "Ama yine de bir bevliyecinin gormesinde fayda var" diye de ilave etti. Gittigimiz bevliyeciden de sunnetin yanlis yapildigini ogrendik. Cok uzulduk. Peygamber sunneti denilen yarim sunnet yapilmis, sanki bademcik ameliyatinda parca birakmak gibi bir sey. Bizim berber Mithat bile daha iyi, kansiz ve cabuk yapardi bu sunneti. Biz isterdik ki Ege Turkiye'de anli sanli bir sunnet dugunuyle sunnet olup beyazlar giyinsin, erkekligede oyle adim atsin. Gerci evlendigindede dugun oluyor ama niye bu kez siyah giyer damatlar anlayamiyorum. (!)
Neyse Seattle o zaman cok hosuma gitmisti. Cok duzenli trafigi, muhtesem parklari ve ormanlari, carsilari, endustrisi beni cok sasirtmisti. 2 ay sonra Turkiye'ye dondum. Yine burada eski tas eski hamam.
Sagolsunlar bu arada cocuklarda 2 kez Turkiye'ye geldiler. Sirf bizler torunumuzun bu zamanlarini gorelim diye. Zira bu hizla buyuyen Ege'ninde her yasinin hatta her ayinin guzelligide farkli oluyor.
3 ay once yine cocuklardan israrli davet geldi. " Nolur babacigim gelin Ege'nin bu halini gorun. Sonra buyuyunce pisman olursunuz" diyorlar. Dusunduk haklilar. Eh biletleride eletronik olarak almislar. Ne yapalim biz de dunurlerimizle mecburen yollara dustuk. Once Istanbul, sonra Londra oradan da 9.5 saatlik bir ucusla Seattle'a geldik. Hakikaten bizim 20 aylik torun olmus tam bir afacan. Annesi onunla, bir bebek, bir arkadas gibi oynamis ona bir cok seyler ogretmis. Tum harfleri biliyor. Arabalari, insanlari, kitaplari taniyor. Bir tek beslerden sonraki kerrat cetvelini daha tam ezberlememis(!). Internetten bizi devamli seyrettigi ve evde devamli konusuldugumuz icin de hic bize yabancilik cekmedi. Tatli diliyle bizlere Cemaal Dedee, Atees Dedee (ben oluyorum bu), Babaanneee diyerek her istegini de yaptiriyor bacaksiz. Temizligede anormal duskun. Hele o kucucuk ayak parmaklarini ta burnunun onune kadar getirip tek tek cok ciddi olarak kontrol etmiyor mu olduruyor bizi gulmekten. Yalniz kendisinin degil cevresininde temizligine cok duskun. Eline bir bez veya supurge aldimi basliyor evin dip kose temizligine.
Sandin (salincak), akalili (atli karinca), pokolili (portakal suyu), kadic (kaydirak), hatin (makarna) gibi daha bir cok kelimeleri var. Bize bunlari soyluyor ama "Sandin ne?" dedigimizde de salincak demesini biliyor. Yani daha bu yasta bizimle dalga geciyor galiba.
Yahu, ben burada Seattle'i anlatacaktim, ama torunum Ege'ye takildik kaldik. Hic bir sey anlatamadim. Daha once derlerdi de inanmazdim. Torun sevgisi bir cok sevgiden daha buyuktur diye. Galiba dogruymus. Yazimiz bu yuzden cok uzadi, simdilik diger konulari bir baska gune birakalim ve yazimizi Ege'nin baska seylerini anlatmadan burada noktaliyalim.
Hepinize coook uzaklardan selam ve sevgiler.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder